Geçtiğimiz sayılarda bilimkurgu ile ilgili bir makale yazmayı düşünüyordum. İyi ki yazmamışım. Çünkü Serüven’in 4. sayısında Levent Cantek’in “Türkiye’de Bilimkurgu Çizgi Romanları” adlı incelemesini okuduğumda, benim yazmaya niyetlendiğim makalede bazı tanımlama sorunları olacağını ve aynı endişeleri hem Cantek’in hem de Türkiye’de bilimkurgu alanında yetkin sayılan kişilerin taşıdığını gördüm. Bu tanımlama sorunu özellikle bilimkurgudaki tematik analizleri etkileyeceğinden iyi ki beklemişim demekten kendimi alamadım. Çünkü Cantek bu tür sorunlarını yazısında irdelemiş ve özellikle çizgi roman alanına yansıyan değişik bilim kurgu yorumlarını -özellikle tematik sorunları- uzun incelemesinde işaretlemişti.
Benim tasarladığım inceleme, bilimkurgudaki bazı temaların modasının geçip geçmeyeceğini irdelemek ve buradan yola çıkarak klasik bilimkurgu çizgi romanları ile siber-punk ürünlerinin karşıtlıklarını sergilemekti. Sonuçta çizgi romanlardan gerçek yaşantımıza yansıyan imgeler insan aklının ürünüyse değişen zamanların etkisiyle insanların da düşünme biçimleri ve elbette ki düşleri de değişecekti. Ana fikir olarak benimsediğim, yaşantımızdaki ve çevremizdeki değişimlerin imgeler yoluyla bize yansıdığı ve yeni gerçekliğin beynimizde biçimlenirken eskiyi bir şekilde değiştirdiğiydi. Ancak bilimkurgu gibi -çoğunlukla- henüz kanıtlanmamış şeyleri konu alan bir olguda bu yeniden şekillenme eskiyi kovmak değil onu yeniden biçimlendirmek olarak meydana geliyordu. Yenilikçi olma iddiası taşıyan bilim kurgu yapıtlarında ve özellikle bilim kurgu çizgi romanlarında bu yeniden biçimlenmeyi görmek mümkündü. Bu katkı yazısında da bilim kurgu temalarının ne şekilde değiştiği üzerinde duracağım.
Cantek yazısında, bilimkurgu temalarında kesin bir sınırlama olmadığını ancak ilk bilimkurgu örneklerinin büyük çoğunlukla uzay öykülerinden ve bilimsel-teknolojik verilerden yola çıktığını yazıyor. Cantek bunu söylerken bilimkurgudaki özcü savunmalara (tanımlamalara) da işaret ediyor ve günümüzdeki ürünlerin büyük çoğunluğunun bilimsel, teknolojik verilere dayanmadığını ekliyor. Bilimkurgu alanında yetkin olan isimlerin tematik yorumlarına yer veren Cantek günümüzde Türkiye’de yayınlanan tek bilimkurgu çizgi romanı olan Nathan Never’e kadar çeşitli örneklerden bir kesit sunuyor ve yazısının sonunda ileride Türkiye’de yayınlanacak yeni bilimkurgu ürünlerinin siber-punk edebiyatından besleneceğini belirtiyor.
Bilimkurgu çizgi romanlarının bilindik ve yaygın örneklerinden yola çıkarsak anlatılanların topluma bakışımızdan ve dünyadaki değişimlerden soyutlanamayacağını görürüz. Fakat bunu yaparken yaşadığımız dünyadaki egemen sınıf etmenlerini de hesaba katmak gerekiyor. Sonuçta kültür -kültürün nasıl tüketildiği- de çoğunlukla egemen güçlerin bir dayatması olabiliyor. Üstelik gittikçe küreselleştiği söylenen dünyamızda bu kültürel dayatma soğuk savaş yıllarındaki uygulamalardan daha sinsi bir şekilde gelişebiliyor. Buck Rogers’ın henüz soğuk savaş yıllarının sona ermediği bir dönemde (1980’lerde) televizyona uyarlanan dizisinde anlatılan, üçüncü dünya savaşından sonraki bir dünyaydı. Egemen güçlerin ve özellikle ABD’nin sürekli olarak bilim kurgu öykülerinde ortaya çıkardığı kesin şema -üç aşağı beş yukarı- ilerdeki yüzyıllarda dünyamızın bildiğimiz dünya olmayacağı yönündedir. Çizgi romanların yanı sıra filmlerde ve televizyon dizilerinde bu tür arkaplanlar sürekli kullanılmıştır. 1930’lardaki Flash Gordon -tek başına bilimkurgu çizgi romanı özelliği taşıyıp taşımadığı Cantek tarafından da işaret edilmiş- sanıyorum bunların içinde en masum olanıdır. Cantek’in de yazısında belirttiği gibi ana tema uzaydır ancak gidilen gezegenlerdeki olaylar orta çağ atmosferini yansıtır. At üstünde yapılan düellolar, kılıçlar, mızraklar, gidilen gezegenlerde karşılaşılan ilk çağ insanları vesaire. Flash Gordon’daki bu çeşitlilik gösteren olay örgüleri ilginç bir şekilde Star Trek televizyon dizisinde de görülür. Gordon’da olduğu gibi Üçüncü dünya savaşının yok ettiği bir dünya tasviri yoktur onda da. Atılgan gemisiyle uzayda dolaşan kahramanlar gittikleri gezegenlerdeki farklı ortamlarda ilginç olaylarla karşılaşırlar. Mitolojiden, tarihi romanlardan ve tarihsel olaylardan faydalanıldığı açıktır. Flash Gordon’a geri dönecek olursak, tarihsel dönemlerden veya mitolojiden beslenmek onun bilim kurgu olmasını sarsmaz, üstelik bilim kurgunun tematik alandaki sınırlarını ya da nelerin bilim kurgu ile örtüşmediğini gösteren akıl yürütme yollarını da tahrif eder. Anlaşıldığı kadarıyla Flash Gordon üreticileri 60’lı yıllara doğru teknolojideki gelişmelerle birlikte hikâyelerin yan unsurlarını gözden geçirmeye başlamışlardır. Yukarıda belirttiğimiz gibi yeni eskiyi kovmaz onu yeniden rafine ederek (biçimlendirerek) tekrar sunar. 1960’lı yıllarda ABD ve Sovyetler Birliğinin uzay çalışmaları nedeniyle çizgi romana konu olan ayrıntılar tekrar gözden geçirilmiştir. Güneş sistemindeki birçok gezegeninin dünyaya benzemek şöyle dursun şekilsiz birer gaz bulutu olduğu ortaya çıkınca hikâyeler yeni galaksilere doğru daha çok yelken açar. Mongo gezegeni dünyaya yaklaşıp-uzaklaşan, güneş sisteminde olup da insanların onu göremediği bir gezegenmiş gibi çelişik bir tanımlama ile okuyucuya yeniden sunulur. Bütün bunlara karşın Flash Gordon’da gelenekselleşen çevre-uzay tasvirleri hep kalıcı olmuştur. Sanıyorum bu serinin uzun yıllar sürmesinin bir gereğidir. Nedir bu tasvirler? Güneş sistemi bize kapı komşusu olmuştur. İnsanlar dünyanın dört bir yanına dağılmış havaalanlarından uzay gemilerine binerek güneş sistemindeki gezegenlere yolculuk yapmaktadırlar. Son buluşların etkisiyle Ay gibi yakınımızda olan ve daha önceki yıllarda hayat olduğu sanılan uydular ve kimi gezegenler sadece uzay istasyonlarının yeraldığı kısıtlı yerleşime açılmış yerler olarak gösterilmiştir. Örneğin Merkür gezegeninin güneşe olan yakınlığı nedeniyle yaşanamayacak bir yer olmasının keşfedilmesiyle, Gordon maceralarında güneş sistemine erimiş maden yatakları sağlayan bir iş istasyonu olarak nitelendirilmiştir. Yine 60’lı yıllardan ilginç bir ayrıntı: Ay’ın yaşama elverişsiz olduğu ortaya çıkınca senaristler Satürn’ün uydusu Titan’ı dünya yaşamına alternatif olarak düşünmüşlerdir Gordon öykülerinde.
Bu gibi yeniden yorumlama (eskimiş savların yeniden ele alınması) kaçınılmaz bir ihtiyaçtır. Sonuçta bilimkurgu, teknoloji ve bir şekilde bilime yaslandığı için var olan değişmelerin tedbirini de almak zorundadır. O zaman rahatlıkla şunu sorabiliriz. Keşfedilen yeni bir şey artık bilim kurgunun konusu olmaktan çıkar mı? En erken örnekler olarak saydığımız Buck Rogers’tan beri görüntülü iletişim bilim kurgunun konusuydu. Ancak içinde bulunduğumuz tarih itibarıyla görüntülü iletişimin hâlâ yaygınlık kazanmaması önemli bir sorundur. Hele İnternetin dünya çapında yaygınlaştığı bu zaman diliminde dahi ABD gibi zengin ülkelerde kritik ameliyat görüntülerinin eş zamanlı olarak çeşitli hastanelere naklen (İnternetten) yayınlanması, teknolojik alt yapının buna uygun olmaması nedeniyle hâlâ gerçekleşebilmiş değil. Bu yüzden insanlar telefon şebekelerinde görüntülerin yaygın bir şekilde iletildiği betimlemelere hâlâ rahatlıkla bilimkurgu tahayyülü diyebilirler. Yine 2000’li yılların başında üretilmiş en yetenekli robotun bile ancak birkaç adım attığı düşünülürse teknolojik ütopyaların bilimkurguda ne kadar sarsılmaz bir yeri olduğu anlaşılır. Yapay zekâ çalışmalarında merkezi işlem birimlerinin ancak ondalık kesirlerdeki virgülleri kendi başına hareket ettirdiği düşünülürse, gelişen bilgisayar dünyasının bu yeniden biçimlendirme ve rafine etme meselesinde ne denli önemli rolü olduğunu anlayabiliriz.
Olacakları önceden tahmin etmek kehanet sayılıyorsa bilimkurgu da bundan payına düşeni mutlaka almalıdır. Ancak belirttiğim gibi bilimkurgu tanımlarındaki tematik sorunsal burada da kendini gösteriyor. Örneğin: Mutasyona uğramış genler bilimkurgunun konularından sayılsa bile benzer her hikâyeyi bilim kurgu sınıfına sokmamak gerektiği söyleniyor. X-Men’i ilk anda bilimkurgu saymayı engelleyen şey nedir bunun yanıtını vermek bana da zor geliyor. Mutantları konu alan çizgi romanların 60’lı yıllardan itibaren yayınlandığı düşünülürse ve anlatılanlar bir çeşit ütopyayı yansıtıyorsa günümüzde gen mühendisliğinin yaşadığı ahlâkî tartışmaların daha o yıllarda X-Men dergilerinde tasvir edildiğini rahatlıkla görebiliriz. Öyleyse?
Gerçekleşmeyen kehanetlerin yenilenmesindeki en önemli neden, kuşkusuz ABD’nin üçüncü dünya savaşı korkusundan faydalanma arzusudur. Soğuk savaşın bitişine kadar birçok bilimkurgu yapıtında gelecekteki dünya, üçüncü büyük savaşın yok ettiği bir harabe olarak betimlenmiştir. Oysa bugün, Sovyetler yıkıldığından beri tek kutuplu sayılan dünyada bu sahneler rafine edilip biçim değiştirilmiş ve çevre sorunları, doğa tahribatı gibi yeni olgular kullanılmıştır. Sonuçta tahmin edilen gelecek yine karamsardır. Söz karamsarlıktan açılmışken özellikle 60’ların bilimkurgu yapıtlarındaki bir takım besleyici yan öğelerden de bahsetmek faydalı olabilir. Doğaya dönüş ve hippi akımının gelecek tasvirleri (kehanetleri) hep insan ruhuna aykırı, doğadan uzak (ve sıkıcı) tasvirlerdir. Nükleer savaş sonrasına ait yıkıcı tasvirleri olmasa bile çiçek çocukları, 60’lı yıllarda dünyanın ilerde varacağı noktanın teknolojik ilerlemeden dolayı doğadan uzak olacağını her fırsatta dile getirmişlerdir. Bu öngörünün özellikle bilimkurgu filmlerine yansıdığı dönemlerde gelecek tasvirleri kapalı mekânlardan oluşmuş, insanların devasa büyük binalar içinde yaşadıkları gösterilmiştir.
Flash Gordon’da ise örtük bir düşünce vardır. İnsanoğlu problemlerini çözmüş ve uzaya açılmıştır. Şimdi uzaydaki problemleri çözecek ve bir şekilde değişik galaksilerdeki insanlara uygarlığı, erdemi, doğruluğu, belki de insan olmanın onurunu (!) öğretecektir. İnsanoğlunun bu öğretme işinin bir tür sömürgecilik olduğu ufak bir ayrıntı olsa gerek ki bilimkurgu çizgi romanlarına pek konu olmamıştır. Sömürgeci olanlar genellikle kötü uzaylılardır. Gordon’un amansız düşmanı Dak Tula gibi köle ticareti yapmakta, Uzaylılar insanoğullarının onları kurtarmasını beklemektedirler. Özetle insanoğlunun eleştirilecek fazla bir yanı da yoktur hani. Tıpkı Star Trek dizisinde olduğu gibi. İnsanlar dünyadaki sorunlarını çözmüş, uzaya açılmış hatta gezegenler arası bir de federasyon kurmuşlardır. Karşılarında olanlar ise bozguncu Klingon’lardır. Onlar keyfine göre hareket etmekte üstelik barbarlık yaparak uzay cennetinin kurulmasına engel olmaktadırlar. Gordon ve Star Trek’teki bu eskiyen görüşün (Amerika-Komünizm karşıtlığının) yerini alan ise sanıyorum siber punk edebiyatı olmuştur. Doğaldır ki eskiyen görüş birdenbire yok olmamış rafine bir şekilde biçim değiştirerek yeni hikâyelere dahil edilmiştir. Ve öyle olmuştur ki insanoğlu değil uygarlık ihraç edecek, kendi gezegenini korumakta dahi aciz duruma düşmüştür. Flash Gordon’daki iyimserlik günümüzde Nathan Never’da yer bulmuyor örneğin. Bugün abartılmış çevre sorunları ve kutuplardaki ozon tabakası deliği neredeyse nükleer savaş korkusunun yerini aldı. Bu tür korkuların bilimkurguya ya da fantastik edebiyata olan etkisi rahatlıkla fark edilebilir. Artık hikâye başlangıçları bile karanlık oluyor ya da “eski” sonlar başlangıçta yer alıyor (İtalya’da çok satan Brendon adlı çizgi romanda olduğu gibi). Bir gün dünyaya bir gök taşı çarpıyor ve her şey değişiyor. Ne bilim kalıyor ne teknoloji. İnsanların unuttuğu ve çok uzak bir geçmişte kalan büyücüler, garip insanlar tekrar ortaya çıkıyor vs... Kıyamet bir başlangıç noktası oluyor artık birçok hikâyede. Türkiye’de yaşayan okurlar enikonu az sayıda bilimkurgu çizgi romanıyla hısım akraba olduğumuz için kimi zaman bu değişime şaşırıyoruz. Eğer ülkemizde bilimkurgu çizgi romanlarının fazla olmamasını bir ölçü olarak görürsek Türk okuyucusu aradaki adımlardan -genellikle- habersiz olduğundan bir tür algılama sorunu yaşıyor sanki. Yerli örneklerin de kimi kesimlerde değersiz bulunduğu ve onların yapıtlarının çizgi roman bile sayılmadığı düşünülürse bilimkurgu hakkında konuşulanlar zaten sınırlanıyor.
Bir başka konu bilimkurgu ile fantastik anlatıların karışması. Ne bilim kurgudur ne değildir gibi özcü iddialar taşımıyorum. Bir karışmadan söz edilecekse eğer ta en baştan böyle bir karışma vardı. Şu da önemli: Mevcut bilimkurgu tanımlarına girmeyen yönelimleri bir sapma olarak mı işaret edeceğiz, iyi düşünmemiz gerekiyor bence. Yakın dönemlerde okuduğum çoğunlukla bilimkurgu sayılan ama dikkatle bakıldığında bilimkurgudan çok fantastik anlatıları andıran çizgi romanlarda net bir bilim-karşıtlığı görebiliyoruz. Pozitivizmin anlamlandıramadığı o kadar çok olguyla karşılaşıyoruz ki devreye semavi dinlere özgü çözümler girebiliyor. Bana kalırsa bilimkurgu ve fantastik edebiyatı birbirlerine çok yaklaşıyorlar ve farklı bir inanç tanımı yapıyorlar.
Uzaylılara inanmak ya da insanlığın bir gün uzayda koloniler kuracağı fikri geleceği yorumlamak olarak görüldüğü halde, Cantek’in de belirttiği gibi 20. yüzyılda bilimkurgu teknolojik verilere dayanmak zorundadır biçiminde tanımlanmıştır. Türün tanımlaması yapılırken salt gökyüzündeki yabancı cisimleri UFO sanmayı bir tür inanç sorunu olarak gösterenler ve bilimkurguyu inanç-sanrı ekseninden ayırt etmeye çalışanlar günümüzdeki yeni yorumları da tanımlamak zorundadır. Her şeyden önce artık yeni teknolojik veriler türün ana kaynağı olmaktan çıkmıştır. 1999 yılında Martin Mystere’in bilgisayarları bekleyen 2000 yılı kargaşasına çözümler araması klasik bilimkurgu ekseninde yorumlansa bile söz konusu çizgi romanın bir inanç temeli üzerinde yükselmesi klasik bilim kurgu tanımlarını tahrif edecek niteliktedir. 10000 yıl önce Atlantis ve Mu arasında olup bitmiş bir savaşın varsayıldığı düşünülürse serideki bir çok maceranın ana kaynağının eskiden yaşanmış bir olayın kanıtlarını ortaya serdiğini (hayır, bunu iddia ettiğini) görebiliriz. Bilgisayarlardaki 2000 yılı sorunu gibi yaşanılmış olayın çoktan çözümlenip bitmesi -o öyküyü temel alırsak- bazı Martin Mystere maceralarının klasik bilimkurgu tanımlarına yeterince uygun olduğunu gösteriyor. Yaşadığımız dönemde 2000 yılı sorunu çoktan çözülmüştür ve bilimkurgunun konusu olmaktan çıkmıştır. Rahatlıkla sırada bekleyen yeni sorunlar bilimkurgunun konusu olabilir. Hayır, şöyle söylemek daha doğru: O sorun çözümlenmediği sürece bilimkurgunun konusu olabilir.
İlginç bir nokta daha: Kronolojik olaylar bile bilimkurgunun sınırını çiziyor. Belli bir kronoloji içinde yaşananlar bilimkurguyu sınırlıyor. Ay’a gidilir, 2000 yılı sorunu çözülür, nükleer tehdit ortadan kalkar ve her şeyin sınırında dinamik bir gerçeklik kavramı yer alır. Bunu çözümlemek için ise determinist bir olumlama sonucu gerçeklik yeni baştan rafine edilir ve türe yeni unsurlar girer. Nathan Never’in kızı başka bir boyutta ona teknoroid olarak (ne demekse?) görünür. Felsefe -uyarlanmış bir felsefe elbette- giderek daha çok çizgi roman içine girer. Öyle ki bu yeni unsurlar ve başka boyutlar türe yeni bir nefes aldırır. Zamanda yolculuk gibi çok çeşitli öyküler çıkılabilecek bir öğeye “başka boyutlar” ya da “paralel boyutlar” katılır. Giderek Martin Mystere maceralarında sıklıkla görülen bir yol izlenir ve okuyucuya şu söylenmek istenir. “Bu tür şeyler eskiden biliniyordu, ama ortak bilinç onların bir süre unutulmasını sağladı. Şimdi tekrar yüzeye çıktı ve insanlar artık bu gerçeklikle yüz yüze geldiler.”
Siber-punk edebiyatına yakınlaşan İtalyan çizgi romanlarında daha semavi -din mitolojisinden beslenen- bir yoruma gidildiğini rahatlıkla görebiliriz, Brendon örneğinde olduğu gibi: “Bir gün bir göktaşı her şeyi mahvetti, geriye gittik. Eskinin kötülükleri tekrar ortaya çıktı.” Ya da geçen yüzyıldaki iyimser görüşlerin Nathan Never’da tuz buz olması gibi: “Ne varsa eski plaklarda, eski kitaplarda var, yeni olandan korkuyorum.” Aslında bu tür bir bilinç durumu bilimkurgunun tanımlarını da tahrif ediyor bana kalırsa. Sonuçta gelecek diye bir şey olmadığını söylemekle, gelecekte yaşarken geçmişe özlem duymak farklı davranışlardır. Nathan, yaşadığımız zamanın değerini anlamadığımızı mı söylüyor yoksa ticari olarak kendisini bugünle mi ilişkilendiriyor.
Albert Camus bütün günlerin birbirine benzemesinin iyi bir intihar nedeni olabileceğini söyler. Yaşarken bütün günlerin birbirine benzediğini hissettiğimiz olur, popüler kültür ürünlerinin bu sıradanlık karşısında bir kaçış ve sığınma aracı olduğunu söyleyenler de çoktur. Genellikle gelecekten bahseden bilimkurgunun çizdiği genellikle kıyametvari olan hayat, neyin kaçışı ve neye sığınmamızı sağlıyor, bu da cevabı verilmesi gereken bir soru. Üstelik yazımın bilerek cevap verilmemiş ilk sorusu da değil.
En Son Eklenen 5 İnceleme |
|
|
James Bond Çizgili Romanları
07.12.2009
James Bond, son yüzyılın popüler mitlerinden biri. Türkiye’de polisiye romanın en ünlü araştırmacısı sayılan Erol Üyepazarcı, Bond’u çizgi romanlarına da değinerek irdeliyor. ...
|
|
|
Rh+ ve Yayınlanan Çizgi Romanların Listesi
22.01.2009
1993 yılında çıkmış, kısa ömürlü çzigi roman dergilerimizden biri olan RH+ ile ilgili bir döküm yayınlıyoruz....
|
|
|
Hakkım Sana Haram Olsun
16.12.2008
Mizah dergilerimizde tefrika çizgi roman geleneği neredeyse unutuldu. Hakkım Sana Haram Olsun, bu geleneğin son örneklerinden başarılı bir siyasi çizgi roman....
|
|
|
Fevkal Beşer
06.12.2008
Memo Tembelçizer’in Penguen dergisinde “Geçmiş Zaman” adıyla yayınlanan köşesinde önceleri günümüzün dünyasının bundan yaklaşık 100 yıl önceki Osmanlı İmparatorluğuna taşı...
|
|
|
Persepolis: Kederli Kahkaha
25.11.2008
Persepolis, İranlı Marjane Satrapi’nin Fransızca yayımlanmış otobiyografik çizgi romanı. Yakın zamanda çizgi film uyarlaması ülkemizde de gösterime giren Persepolis, yayımlandığ...
|
|
|
|