1994 yılında zarif, genç ve güzel bir kadın (Ceylan Saner) televizyonlardan bir çocuğun doğuşunu müjdeliyordu. Reklâmlarda, Yeni Yüzyıl gazetesi enformasyon kirliliğinden bunalmış “aydın” ve “ilerici” kesimlerin temiz haber ve bilgi ihtiyacını gidermeye aday olduğunu ilan ediyordu. Piyale Madra, ilk kez bu gazetede Ademler ve Havvalar adlı bant karikatür dizisini çizmeye başladı, gazetenin kapandığı 1996 yılına kadar devam etti. 1997’den itibaren ise benzer bir yayın politikasına sahip olan Radikal gazetesinde çizmeye başladı, halen de devam ediyor. Piyale Madra, Ademler ve Havvalar’da aile, aşk, arkadaşlık ve yalnızlık ekseninde, kentli orta sınıfın gündelik hayatını resmediyor. Madra’nın pek de Ceylan Saner’e benzemeyen tiplerinin aynada kendisini görme yolundaki sonuçsuz çabaları, adeta okurun reklâmdaki yüzle kendisi arasındaki uçuruma gönderme yapıyor (Bu satırların yazanı için önemlidir; özellikle çizilen burunlar çok gerçekçi) .
Madra’nın çok sık kullandığı bir motif olan aynaya bakan kadınlar, kendileriyle ayna karşısında yüzleşmeye çalışırlar. Bu yalnızca bir çizerin, çizdiği karakterin kendi kendine yaptığı konuşmayı aktarma yolu olarak da görülebilir elbette. Ancak aynada nasıl göründüğüne bakarak yapılan bu iç konuşma, benliğin sorgulanmasına ilişkin bir yanılgı ve daha önce de belirtildiği gibi sonuçsuz bir çabaya işaret eder. Nitekim bu karelerin hiç birinin sonunda bir yanıta ulaşılamaz. Yani bir Yeni Yüzyıl okuru olmak reklâmlardaki resim olabilmek için yeterli değildir (1). Burnunuz kocaman ve yayvansa aynaya baktığınızda kocaman ve yayvan bir burun görürsünüz. En kötüsü (ve konuyla ilgili olanı), başkalarının da size baktığında gördüğü tek şey (sanki) odur ve “O” (sanki) kendinizi gerçekleştirebilmenizin önündeki en büyük engeldir. Bu yüzden son karede teslim ve kaderinize razı olursunuz.
Bu anlık sorgulamalar ve isyanlar sonucu teslimiyet ve kadere razı olma durumu Ademler ve Havvalar’ın geneline hakimdir. Bu sonucun çocukluk ve gençlikten yetişkinliğe doğru arttığı söylenebilir. Piyale Madra’nın çocukları, sosyalleştirilme süreçlerinin şaşkınlığı içinde, onlar için uygun görülen elbiseyi giyerler. Çocukların yetişkinlerle karşı karşıya oldukları kareler, alışkanlıklar ve tekrarlarla sürdürülebilir hale getirilen yaşamın ne menem bir kurgu olduğuna işaret eder. Fakat kendi aralarında aslolan oyundur. Funda Şenol’un Piknik’teki çocuklar için söyledikleri Ademler ve Havvalar için de geçerlidir: “Piyale, çocukların büyüleyici, şaşırtıcı ve kendi kuralları olan naif dünyalarını ustalıkla tasvir eder. Barış’ın ablasına ve Hikmet’e sorduğu sorular, Zeynep’in olayları yorumlama tarzı, dünyanın olağan görünen ve doğru kabul edilen gerçeklerinin basit sorularla allak bullak edilebileceklerini gösterir. Çocuk akıllarıyla dünyanın düzenini, doğayı, Tanrı’yı sorgularlar. Ama onların sıkıntıları, kederleri yeni bir oyun kurmalarına kadar sürer.”(2) Ve tabi oyun arkadaşı. Oyun arkadaşlarını kaybetmemek için yaptıkları numaralar, yetişkinlerin dünyasına en çok yaklaştıkları alandır (Ya da yetişkinlerin oyun arkadaşlarını kaybetmemek için yaptıkları numaralar, çocukların dünyasına en çok yaklaştıkları alandır).
Gençler (ve öğrenciler) ise “gündelik hayatı hiç sınamamışlardır. Bir yandan ona katılmak isterken, öte yandan giriş kapısının eşiğinde tereddüt ederler; gündelik olanı aile aracılığıyla, yalnızca akların ve karaların bulunduğu uzak bir olasılık olarak tanırlar.”(3) Bu nedenle mutsuz ve umutsuz görünürler. Genelde mekânları sokaktır. Evde oldukları zamanlarda aileleriyle “ayrı dünyaların insanlarıdırlar”. Sokakta ise ellerinde kitapları, kendi aralarında “hayatın anlamı”, yalnızlık gibi konular üzerine konuşurlar. Bu konuşmalar sırasında bazen pes edip zengin bir eş ve dolayısıyla varlıklı bir yaşam hayali kurarlar (ta ki “Esra’ya çok aşık olursan ve çok fakirse” diyene kadar) bazen de gazetede “çok yüksek geliri olan kişilerin ortalama bir geliri olanlara göre çok daha mutsuz oldukları(nın) tespit edilmiş” olduğunu okumalarıyla neşeleri yerine gelir.
Ademler ve Havvalar’ın asıl konusu ise gündelik hayatın taşıyıcısı olarak merkezinde yer alan yetişkinlerdir. Alışkanlık ve tekrarların seyrini belirlediği bir hayat sürüp gitmektedir. Radikal kararlar almak için çok geçtir. Yıllar içinde edinilmiş sorumluluklar, Adem ve Havva olma yolunda çizilmiş “kader”ler buna izin vermez. Ufak direnişler dışında müdahale edilemeyen, tektipleştiren şehir yaşamı da bu düşünceye eşlik eder. Herkes diğerlerinden daha farklı ya da daha yalnız olduğunu düşünedursun… Bir bantta, karakterlerden biri, evininin balkonundan arkadaşına başka bir arkadaşının evini göstermek ister. Ancak birbirinin aynı çizgiler arasından herhangi bir evi ayırt etmek mümkün değildir. Madra’nın şehir meydanını kuşbakışı resmettiği bir karede ise herkes, birbirinden habersiz, ne kadar farklı olduğundan bahseder:
-Beni başkalarıyla karşılaştırma… Ben başkalarına benzemem.
-Ben diğerlerinden farklıyım, bunu bil.
-Hiçbir zaman sıradan biri olamadım.
-Sen beni ne sanıyorsun, ben kimseye benzemem.
-Sen beni birine benzettin galiba.
Bir başka bantta da birkaç arkadaş aralarında sohbet ederler:
-“İnsan yalnız doğar, yalnız ölür” sözü çok doğru.
-Evet. Çok doğru.
-İnsanoğlu yalnız bir yaratık, bu kesin.
-Kalabalıklar içinde yaşayan yalnızlarız hepimiz.
-Öyle.
Tam durumlarına üzülecekken son karede sevinçle birbirlerine bakarlar ve hepbirağızdan “Yalnızız Yani!” derler. Yine benzer bir bantta, bu kez dört kadın aralarında sohbet etmektedir:
-Hayatta ne istediysem elde ettim. Ama yine de zaman zaman içimi bir tatminsizlik duygusu kaplıyor.
-Bana da oluyor… Şey gibi… Sanki her şey boş ve anlamsız gibi.
-Ay! Evet. Aynı şey bana da oluyor. Bir anda her şey anlamını yitiriyor gibi.
-Evet. Biliyorum. Korkunç bir his. Sanki yaşamın anlamı kayboluyor.
Ve yine tam sebebini düşünecekken aynı şeyleri yaşıyor olmalarına sevinirler: “Çak! Çakk!” Çünkü düşünüldüğünde, taşınan yük ağırdır. Bunu, diğerlerinin yaptığı gibi örtbas etmek yerine, “şehir yaşamının gürültüsünden uzak” bir adaya yerleşerek kaçmayı tercih eden çiftten Nesrin’in kocasının sözleriyse çözümsüzlüğe işaret eder: “Ben burada da huzursuzum be Nesrin”. Şehir yaşamı bir yandan tektipleştirirken bir yandan da benzer sıkıntıları yaşayan insanlar arasında hayatı yaşanılır kılan ortaklıklar kurar. Piyale Madra, Ademler ve Havvalar’da karakterlerinin kuşatılmışlığının yanı sıra hayatı yaşanılır kılan bu detayların izini sürer.
Madra’nın hikâye ettiği yetişkinler dünyasında özel bir öneme sahip olduğunu söyleyebileceğimiz bir grup da kadınlardır. Kaba bir sınıflandırmayla, Ademler ve Havvalar’da üç tip kadın görürüz: Orta sınıfın “cosmo-kadınları”, yalnız “enteller” ve “ev”(li ve çocuklu) kadınları. Bu sınıflandırma doğrultusunda, orta sınıfın “cosmo kadınları”, ayakları yere basmayan, yani bir fantezi ürünü olan ve dayatılan kadın tipinin etkisini üzerlerinde en çok hisseden gruptur. Yalnız “enteller”, kendilerini, en azından sözleriyle, bu kadın tipinin karşısında yer alarak tanımlama gayreti içindedirler. Sıkıntılarına ayırdıkları vakit düşünülürse, aynı kadın tipinin etkisinin, onlar için, en az diğerleri kadar hissedilir olduğunu gösterir. ‘Ev’ kadınları ise (ki burada profesyonel anlamda bir meslek sahibi olup olmamak değil; ev, evlilik ve çocuk sahibi olmak belirleyici birer nitelik taşır) diğer iki gruba oranla, bağlantılı fakat daha farklı bir bağlamda konumlandırılmışlardır. “Arzu edilen kadın” olmak ve “görevlerini” bilen, yerine getiren kadın olmak arasında gidip gelirler. Bu tür durumlarda eski günlerini yad edip (Aah Necla ah, ne güzel kadındın sen) umutsuzluğa kapılsalar da kocalarına çocukları gibi davrandıklarında her şey yerli yerine oturur. Bu kez kocanın aklından geçenleri, mimikleri yoluyla, anlamak güç değildir: Aaah Necla ah, ne güzel kadındın sen. “Kendi olmak” yolundaki üçüncü bir hal akıllarına geldiğindeyse adres yine bellidir: Er-kek-ler! Bu arada Piyale Madra’nın faturayı erkek karakterlerine kesmediğini, erkeklerin, toplumsal cinsiyet rollerinden paylarına düşeni benimserken bunun yarattığı sıkıntıları kadınlarla birlikte yaşadığını belirtmekte fayda var. Yöntemde, iki cins arasında herhangi bir farklılık yoktur. Erkekler, başına gelenlerin müsebbibini evlilik ve kadınlar olarak görür, kadınlar da evlilik ve erkekler. Madra’nın hiçbir karakteri tüm olumsuzlukların kaynağı olarak hedef gösterilmez. Fakat her biri farkında olsa da değiştiremeyeceğini düşündüğü bir sistemin taşıyıcısıdır.
Madra, bir iki küçük detayla aktardığı mekânlar yoluyla, kadına bakışında özel/kamusal alan ayrımına vurgu yapar. Ev, kadınlar arası sohbetin en sık kullanılan mekânıdır. Bu ev sohbetleri, kadınlar arasında bir dayanışma türü olarak görünür, fakat aynı anda kadınlar arası iletişimsizliği de fark edilir kılar. Evin dışında gördüğümüz “cosmo-kadınlarına” bir spor salonunda, yalnız “entellere”, cafe, bar gibi mesafeli, mesafenin “gözle” daraltılmaya çalışıldığı mekânlarda rastlayabiliriz. Bu iki kadın türü “evden çıkmış” görünseler de bulundukları mekânlarda yer alış şekilleri nedeniyle toplumsal cinsiyete ilişkin bir dönüşümü simgelemezler.
Yaşlıları da unutmaz Piyale Madra. Ademler ve Havvalar’ın yaşlıları çok mutlu ve sevimlidirler. Piyale Madra’nın acıklı sonlara gönlü elvermez. Zaten Ademler ve Havvalar’ın genelinde acılı karelere yer yoktur. Gündelik hayatın kuşatıcı yapısı içinde sıradanlaşmış sıkıntıların aktarılması yöntemiyle yapılan eleştiriyi yeterli bulur Madra. Ancak yaşlıların huzurlu görünümleri ve bilgeliği, böyle bir yaşlılık hayal edenler için bile ufak bir huzursuzluğa sebep olur: “Böyle gelmiş böyle mi gidecek?!” ya da “Mutluluk mu bu yoksa teslimiyet mi?!” vs… Ademler ve Havvalar’da, Funda Şenol’un Piknik’e ilişkin olarak bahsettiği gibi karelerin içinden çizerine ya da okura bakan karakterler yoktur (4). Tüm karakterler (konuya uygun olarak tipler de denilebilir) özdeşleşmeye müsaittir ve çizerinin hükmündedir. Kimi zaman Madra’nın iradesi dışına çıkmış gibi görünseler de hemen geri adım atarlar.
Piyale Madra’nın, bir “kadın çizer” olduğunu en çok hissettirdiği dizi olan Ademler ve Havvalar’ın yıllardır çizilebiliyor olmasının ve popülaritesinin sırrına gelince… (Burada söylenecek herhangi bir şey “bir sırra ermeye” nail olmamızı sağlar mı bilinmez ama). Kendi çatımızdaki yangını her şeyden çok önemsediğimizin fark edilmesiyle belki de, gündelik hayatı ve kadın-erkek ilişkilerini konu edinen diziler kolayca benimsenebilmiştir. “Bakma”nın önemli olduğu çağda (kadınların da ortak oldukları bu faaliyette) “izlenenin” kadın olması da bu süreci hızlandıran bir unsur olarak görülebilir. Bizzat kadınların okumayla girdiği ilişkiye gelince; Nurdan Gürbilek’in bahsettiği Osmanlı-Türk romanının erken dönem örneklerinde sıkça resmedilen “kadın roman okurunun” (5) bu dönemdeki karşılığı “kadın dergi okurudur” sanki. “Kadınlara yönelik” magazin dergilerinin ya da gazetelerin kadınlara ayırdığı moda, güzellik, diyet ve çocuk bakımı konulu sayfaların fazlasıyla etkisi altında kalmış olan kadınlar Piyale Madra’da da resmedilir. Madra, kadın sorununa, “temsil” ve gerçek hayattaki “asıl” arasındaki derin farklılıktan yaklaşmayı tercih eder. Ademler ve Havvalar’daki kadınların “gerçekliği”, “temsillerinin” ne kadar etkisi altında kaldıkları ve aynı zamanda onlardan ne kadar uzak olduklarıyla tescil edilir. Bu noktada yazının başında verdiğimiz örneğe tekrar dönersek, gazeteyle okuyucusunun girdiği ilişki “o gazeteyi okuyan kişi” olmak olduğu sürece Ademler ve Havvalar, aşağı yukarı aynı dili konuşan tüm gazetelerin içinden bir “uyarı” niteliğindedir. Bu sadece “kadın” konusu için değil, şehirde yaşanan gündelik hayat için de geçerlidir. Şehir insanının umutsuzluğuna, anlam arayışına, aynı şeyleri yaşadığını hissettiren bir çizer olarak umut ve anlam katar Madra.
Dipnotlar
(1) Aynı durumun Piyale Madra’nın Cosmopolitan’da çizdiği Kadınlar ve Kadınlar’ın yer aldığı dergi ve kendisi arasındaki ilişki için de geçerli olduğu söylenebilir.
(2) Şenol, Funda, “Piyale Madra’nın Ütopyasında Gezinti: Piknik Üzerine Düşler, Düşünceler”, Serüven dergisi, Yaz 2004, sayı:2. s.50.
(3) Lefebvre, Henri, Modern Dünyada Gündelik Hayat, Çev. Işın Gürbüz, Metis yayınları, İstanbul, 1998. s. 78.
(4) Şenol, Funda, agy.
(5) Gürbilek, Nurdan, “Erkek Yazar, Kadın Okur: Etkilenen Okur Etkilenmeyen Yazar”, Kör Ayna Kayıp Şark, Metis yayınları, İstanbul, 2004.
En Son Eklenen 5 İnceleme |
|
|
James Bond Çizgili Romanları
07.12.2009
James Bond, son yüzyılın popüler mitlerinden biri. Türkiye’de polisiye romanın en ünlü araştırmacısı sayılan Erol Üyepazarcı, Bond’u çizgi romanlarına da değinerek irdeliyor. ...
|
|
|
Rh+ ve Yayınlanan Çizgi Romanların Listesi
22.01.2009
1993 yılında çıkmış, kısa ömürlü çzigi roman dergilerimizden biri olan RH+ ile ilgili bir döküm yayınlıyoruz....
|
|
|
Hakkım Sana Haram Olsun
16.12.2008
Mizah dergilerimizde tefrika çizgi roman geleneği neredeyse unutuldu. Hakkım Sana Haram Olsun, bu geleneğin son örneklerinden başarılı bir siyasi çizgi roman....
|
|
|
Fevkal Beşer
06.12.2008
Memo Tembelçizer’in Penguen dergisinde “Geçmiş Zaman” adıyla yayınlanan köşesinde önceleri günümüzün dünyasının bundan yaklaşık 100 yıl önceki Osmanlı İmparatorluğuna taşı...
|
|
|
Persepolis: Kederli Kahkaha
25.11.2008
Persepolis, İranlı Marjane Satrapi’nin Fransızca yayımlanmış otobiyografik çizgi romanı. Yakın zamanda çizgi film uyarlaması ülkemizde de gösterime giren Persepolis, yayımlandığ...
|
|
|
|