“Kurt bunalınca köye iner, Kul bunalınca dağa çıkar.”(Atasözü)
Anadolu toprakları belki de dünyada en fazla ayaklanma ve isyanın yaşandığı topraklardan birisidir. Resmî tarihin gözünde daima “yasa dışı” olan bu eylemler halk tarafından çoğunlukla bir yiğitlik destanı şeklinde algılanmış ve yaşananlar daha çok türkülerle günümüze kadar ulaşabilmiştir. Bu türkülerde Hekimoğlu, Çakırcalı, Köroğlu gibi merkezi otoritenin “eşkıya” olarak tanımlandığı isimleri halk tarafından zulme karşı gelen birer kahraman olarak benimsenmiş ve sahip çıkmıştır. İlban Ertem de böyle bir kahramanlığı Çökertme adlı hikâyesinde.
Ertem, “Çökertme” türküsüne kaynaklık eden yaşanmış bu gerçek hikâyeyi önce Joker’de 1993 yılında çizmeye başlamış, derginin kapanmasıyla yarım kalan hikâyeyi Hıbır’da bir yıl kadar sonra yeniden çizmiştir.
Olaylar 20. yüzyılın başlarında Bodrum’da geçer. Dirmil köyünden Halil Efe, Mandıracı İsmet’in karısı Gülsüm’e yanıktır. Gülsüm de Halil’e karşı boş değildir ama bu iki aşığın vuslatının önünde Mandıracı İsmet’ten çok daha dişli biri vardır: Çerkez Kaymakam! Kaymakam, Gülsüm’e göz koymasına karşın İsmet’in varlığı emellerini gerçekleştirmesine engeldir. Halil ile aralarında bir nevi kan davasına dönüşen rekabet Kaymakamın konumu itibarıyla Halil’i “eşkıyalığa” sürükler. Ertem’in okuyucuya verdiği bu genel bilgilerden sonra hikâye, kaçmaya karar veren Halil ile Gülsüm’ün Çerkez Kaymakam tarafından takip edilmesiyle gelişir. Halil, Gülsüm’ü kaçırmak için İsmet’in evine geldiğinde pusuya düşer kurtulmayı başarır. Çıkan çatışmada silah arkadaşlarından Celal Hoca ve Uzun İsmail’i kaybettiği gibi Mandıracı İsmet de ölmüş, Halil çok daha zor bir durumda kalmıştır. Bu cinayetin Kaymakam tarafından kendisine yükleneceğini çok iyi bilmektedir. Gülsüm ile Halil için tek kurtuluş yolu Aspat’a gitmektir. Halil, kendilerini Aspat’a götürmesi için arkadaşı İbrahim Çavuş’tan yardım ister. Kaçakçı Yani’nin gemisi ile Aspat’a doğru yelken açtıkları sırada kopan fırtına ile Gümüşlük koyuna sığınırlar. Bu sırada tayfalardan biri ortadan kaybolur ve Yani de kanun kaçağı yolcularının yemeklerine balık otu atarak uyutur. Halil ve Gülsüm kendilerine geldiklerinde Aspat yerine Bitez Yalısı’nda oldukları anladıklarında artık çok geçtir. Yani’nin ihaneti sonucu kurulan pusuda Halil askerler tarafından öldürülür. Bütünüyle aksiyona dayalı hikâye böyle özetlenebilir.
Toplumsal Eşkıya mı Adi suçlu mu?
Eşkıyanın tarih sahnesinde boy göstermesi her zaman toplumsal huzursuzluk dönemlerine rastlamıştır. Merkezi otoriteyi (kral / padişah) doğrudan karşısına almayan bu eylemler merkezi otoritenin temsilcisi konumundaki yerel unsurlara karşı yürütülen bir mücadele hüviyeti taşır. Halkın tepkisi ise farklıdır; onlar, bu mücadeleyi çoğunlukla toplumsal muhalefetin sözcüsü olarak algılar. Eşkıya tanımında bu ikilem açık bir şekilde görülebilir. Eşkıya, “Zulme karşı baş kaldıran” ve “öç alan” gibi tanımlamaların yanında “dahili emniyeti bozan”, “katil”, “habis” gibi tanımlamalarla da ifade edilir (Yetkin, 2003:8). Bu tanımlamaya bakarak kimi zaman halkın sözcüsü olan eşkıya ile adi suçlu olan “eşkıyayı birbirinden nasıl ayırabiliriz ? Hobsbawm, bu durum için “toplumsal eşkıya” kavramını geliştirir, bu kavramın adi suçlu ile ayrıştığı noktaları, toplumsal rolünü ve onu tanımlayan imgeleri sıralamıştır (Hobsbawm, 1997:14). Toplumsal eşkıya / adi suçlu ayırımındaki ilk nokta kullanılan dildir. Adi suçlular kendi özel dillerini yaratırken toplumsal eşkıya yerel dilleri ve lehçeleri kullanır. İkinci nokta inanç sistemidir. Hobsbawm’a göre adi suçlular antinomiandırlar (her türlü ahlâk kuralına karşı çıkan kimse), toplumsal eşkıya ise genel değerlere ve inanç sistemine karşı olmak şöyle dursun bunları paylaşır. Diğer bir farklılık ise adi suçluların geniş bir coğrafyaya yayılmalarıdır. Toplumsal eşkıya ise bildiği coğrafyanın dışına çıkmaz. Son fark, reisliğin adi suçlularda babadan oğula intikalidir. Hobsbawm’nın sıraladığı bu unsurlardan faydalanarakİlban Ertem’in Halil’i için bir profil çizebiliriz. Metinde Halil ve arkadaşları arasında kullanılan özel bir dile (argo gibi) rastlamıyoruz. Bununla beraber Halil’in genel değer yargılarına karşı olmadığını Ertem bize Mandıracı İsmet’in vurulduğu sahnede gösterir. On beş yaşındaki bir kızın (Gülsüm) bir tarla ve bir eşek karşılığı altmış yaşındaki bir adama (Mandıracı İsmet) satılması, Halil – Gülsüm aşkının toplum gözünde meşru sayılması için yeterlidir. Hatta bu meşruiyet Halil’e sevdiği kadını kaçırma hakkını da sağlar. Ancak kaçırma eyleminde İsmet’in vurulması halk ağzı ile tam bir “kahpeliktir” ki Halil de bunu “Adamın kadınını kaçırıyoruz. Bi de öldürmek! Çüş be!” sözleriyle ifade eder. Halil ve arkadaşlarının yaşam alanının geniş coğrafyalara yayıldığından söz edemeyiz. Gerek metindeki takip sahneleri gerekse de Halil’in “suç” işlediği alanlar dar bir coğrafyada –Bodrum ve çevresi- geçer. Son olarak Halil’in konumu babadan oğla geçen bir statü değildir. Kendince ve etrafına toplanan insanlarca haklı bulunan bir mücadeleye giriştiği için bu konumu kazanmıştır. Tüm bunlara bakarak Halil için “toplumsal eşkıya” ibaresini kullanabiliriz. Peki metinde Halil’in rolü ve halkla ilişkisinde onu tanımlayan imgeler nasıl ele alınmıştır?
Hobsbawm, eşkıyanın “kanun kaçaklığı hayatına bir haksızlığın kurbanı olarak ya da otoritenin suçlu bulduğu ve halk geleneğine göre bir suç oluşturmayan bir hareket yüzünden zulüm görerek başladığını” belirtir. Metnin başında İlban Ertem, Halil’i okuyucuya tanıtırken “...hafif eşkıya, bi incede bitirim. Ama delikanlı çocuk, sevilen biri” ifadesini kullanır. Buradaki “hafif eşkıyalık” Halil’in bahsettiğimiz anlamda bir kanun kaçağı durumundan çok onun külhanbeyliğine dair bir işarettir (Yalım, 1998). Halil’in kanun kaçaklığı, Kaymakam’ın Gülsüm’e göz koymasından sonra Halil’in Kaymakam’ın atını çalması ile başlar. Burada bir haksızlığın kurbanı olma ya da zulüm görmeden bahsedemeyiz. Ama halk geleneğine göre Halil’in yaptığı suç değildir. Ortada gayri resmi bir ilişki bulunmasına rağmen Halil bir anlamda “helalliğine” göz koyan bir “namussuzu” cezalandırmıştır. Kaymakam’a kesilen bu ceza sonucu “at hırsızı” olmaktan öteye gidemeyen Halil maaş arabasını soyup parayı yoksullara dağıtarak Gülsüm’e olan aşkı ve eşkıyalığını tamamen meşrulaşmıştır. Halil artık halk geleneğine göre suçsuzdur. Bu noktada bir karşılaştırma yapabilmek için eşkıya imgesinin halk türkülerindeki temsiline bakmak faydalı olacaktır. Halk türkülerinde eşkıyanın suçsuzluğu imgesine örnek olarak Deli Molla Türküsü verilebilir: Aşağıdan gelir Molla’nın göçü / Al kanla doludur kefenin içi / Yoktur ağalar yoktur Molla’nın suçu / Ah avlandım der Deli Molla (Deli Molla Türküsü)
Halil’in halk geleneğine göre suçsuz sayılmasındaki bir diğer güçlü etken Gülsüm’ün ona olan aşkıdır. Halil ve Kaymakam, başkasının kadınını elde etmeye çalıştıkları için aynı oranda suçludurlar ama Halil, Gülsüm tarafından seçilen kişi olduğu için Kaymakam’a göre suçsuzdur.
İkinci imge “eşkıyanın haksızlıkları düzeltmesidir”. Eşkıya kanun kaçağı hayatına bir haksızlığa uğrayarak başladığından ilk hedef bu haksızlığı düzeltmektir. Aynı durumda olanlar içinde “dağa çıkma” cesaretini gösteren tek kişi olduğundan, eşkiya diğerleri tarafından kendilerinin sözcüsü, intikam kılıcı olarak algılanır. Metne bakarak Halil için böyle bir durumdan bahsedemeyiz. O ne toprağından atılmış köylüleri korur ne de yüksek vergilere karşı mücadele verir. Eşkıyanın haksızlıkları düzeltme teması halk türkülerinde sıkça vurgulanır: Köroğlu’yum kayaları yararım / Halkın kılıcıyım hakkı ararım / Şahtan padişahtan hesap sorarım / Uykudan uyanan katılır bana (Köroğlu)
Üçüncü imge ise ‘zenginden alıp yoksula vermektir”. Bu eşkıyanın toplumsal imajı için önemli bir unsurdur. Otoriteye karşı girişilen mücadelede eşkıyanın başarıya ulaşması arkasına aldığı toplumsal desteği korumasına bağlıdır. Aslına bakılırsa yoksulun soyulması da nerdeyse imkansızdır. Ayrıca yoksula karşı hoşgörülü ve yardımsever olmak “iyi” insan olarak eşkıyanın ahlaki görevidir. Halil’in maaş arabasını soyup parayı yoksullara dağıtmasının altında da bu unsurlar yatar. Ancak arabanın soyulup paranın yoksullara dağıtıldığını metinde üçüncü ağızdan, Halil’in arkadaşı Uzun İsmail’den öğreniyoruz. İsmail’in tanıklığını destekleyecek birisi mesela paradan pay alan bir köylü ya da olay sırasında orada bulunan bir jandarmanın sözlerinin metinde yer almaması ilginçtir. Zenginden alıp yoksula verme temasına halk türkülerinde sıkça rastlanır: Kavgaya girince koç gibi yürür / Martini dürbünü cihanı görür / Zenginden alırda züğürde verir / Fukara babası sen misin Çöllo (Çöllo’nun Türküsü)
Dördüncü imge “eşkıyanın kendini savunma ya da haklı bir öç alma dışında hiçbir zaman insan öldürmemesdiri”. Bir kanun kaçağının güç kullanması kaçınılmazdır. Ama halk geleneğine göre adil ve meşru bir öldürme daima onurlu bir harekettir. Zevk için işlenen bir cinayette utanç vericidir. Başka bir deyişle, eşkıya silahını düşmanı için kullandığından öldürme eylemi adil ve meşrudur. Ertem’in hikâyesini baştan sona kadar takip teması üzerine kurduğundan kaçanlar ile kovalayanlar çoğu zaman karşı karşıya gelir ve çatışma kaçınılmaz olur. Bu çatışmalarda öldürülen daima Halil’in arkadaşlarıdır. Jandarmalar ise bu çatışmalardan yaralı olarak çıkarlar. Ayrıca çatışmalar genellikle kurulan tuzaklarla çıkar ve Halil sıcak temastan her zaman kaçınır. Onu başka şansı kalmadığında ateş ederken görürüz. Adil ve meşru öldürmeye örnek ise Kambur’un ölümüdür. İlk göründüğü andan itibaren okuyucuya Kaymakam’dan bile daha itici gelen Kambur, Halil’i öldürüp Gülsüm’ü kendine ayırmayı planlamaktadır. İçten pazarlıklı bu sinsi adamın Halil tarafından öldürülmesi tamamen bir meşru müdafaadır. Köstüklü Osman Efe Türküsü’nde insan öldürmeme imgesi şöyle dile getirilmiştir: Gece ile gündüz benim kararım / Yoktur din kardeşe benim zararım / Elimde martinim düşman ararım / Düştüm bir ırmağa ağlar giderim / Kızılırmak gibi çağlar giderim...
Hobsbawm’ın beşinci imgesi “eşkıya eğer yaşarsa onurlu bir vatandaş olarak halkına geri dönerdir”. Her ne kadar merkezi otoriteyi kendine hedef olarak almasa da eşkıyanın merkezi otorite tarafından yok edilmesi şarttır. Sonuçta eşkıyalar ya takip sırasında vurularak ya da yakalanıp asılarak öldürülür. Kısacası ölüm eşkıya için kaçınılmaz sondur. Bunun sebebi otoritenin cezalandırma eyleminin altında yatan “ibret” düşüncesidir. Eğer eşkıya takip sırasında öldürülürse başı kesilip halkın görebileceği bir yerde teşhir edilir eğer canlı yakalandıysa merkezi otoritenin sembolü olan binaların -kaymakamlık, hükümet konağı gibi- önünde asılarak öldürülür. Bu yıldırma politikasının altında yatan bir başka neden affedilen eşkıyanın otoriteye karşı gerektiğinde dağa çıkabilecek bir potansiyele sahip olmasıdır. Hikâyede Halil’in öldürülmesi Kaymakam’ın emellerine ulaşması için şart olan bir koşuldur. Finalde Gülsüm’ün yaşamına Bodrum’da devam ettiğini öğreniriz ki bu Kaymakam’ın amacına ulaştığını gösterir. Eşkıyanın ölümüne Gerali Türküsü örnek verilebilir: İndim şu Aydın’a kollarım bağlı / Konağın önünde urganım yağlı / N’ettim n’eyledim sana Karaosmanoğlu / Nedir bu hayınlığın der aslan Gerali...
Altıncı imge de “halkın eşkıyaya hayranlık beslemesi, yardım etmesi ve desteklemesidir”. Yoksullara yardım eden, gücünü kötüye kullanmayan, adaletli ve yardımsever Eşkıya halkın gözünde iyi bir insan imgesi oluşturur. Varlığı halkın ona hayranlık beslemesi ve yardım etmesi için yeterlidir. Halk desteğinin bir diğer sebebi ise ekonomiktir denilebilir. Eşkıya hayatını sürdürebilmek için elde ettiği ganimetin büyük bir kısmını köylü ile paylaşır. Hikâyede halkın Halil’e karşı hayranlığını ya da desteğini gösteren herhangi bir sahne ile karşılaşmayız. Sadece Aspat’a gitmeleri için yardım eden İbrahim Çavuş’tan bahsedebiliriz. Fakat İbrahim Çavuş’un yardımının altında Halil’e karşı beslenen bir hayranlıktan söz etmek yanlış olur.
Yedinci imge “topluluğun hiçbir üyesi eşkıyaya karşı otoriteyle işbirliği yapamayacağından ancak ve her zaman ihanet yüzünde ölür”. Halil’in ölümü de ihanet yüzündendir. Kayıkçı Yani, jandarman ve Kaymakam’dan korktuğu için Halil’e ihanet etmiştir. Bu hikâyedeki ikinci ihanettir. İlki hikâyenin başında Halil’in Uzun İsmail’i Gülsüm’e gönderdiği sahnede yaşanır. Halil’in kendi çetesinin içinden birisi hainlik yapmıştır. Buradaki ilginç nokta hainlerin sadece halk nazarında değil asker / jandarmanın da gözünde “aşağılık” bir insan olmasıdır. Eşkıyanın ihanete uğraması halk türkülerinde en sık rastlanan temalardan birisidir: Baktım ki Varilci durur bir yana / Arkamı çevirdim inandım ona / Ne bilirdim puştluk edecek bana / Dünyada puşt olan namdar olmaz (Sandıkçı Şükrü Türküsü); Çiftlice muhtarı puşttur pezevenk / Hekimoğlu geliyor uçkur çözerek (Hekimoğlu Türküsü) veya Tokmaklı Hasan Çavuş evin açık mı sandın / Gerenizli Kürt Reşid’i dostun mu sandın (Hasan Çavuş Türküsü)
Sekizinci imge “en azından teoride görünmez ve kurşun geçirmez bir insan“ olmasıdır. Eşkıyanın görünmezliği, çok iyi bildiği, sevilip, korunduğu bir coğrafyanın dışına çıkmaması bir başka deyişle emniyette olması anlamına gelir. Bu görünmezliğin sağladığı fayda onun öldürülemez olduğu düşüncesinin yaygınlaşmasıdır. Halk için eşkıya adaletin mutlak sağlayıcısı olduğu için onun ölümüne inanmak tüm umudun yok olması anlamına da gelir ve ölümlü olabileceği her zaman inkar edilir. Bu düşünceyi destekleyen bir diğer öğe ise büyü ve muska gibi inanışlardır. Her eşkıyanın mutlaka onu kötülüklerde koruyan bir muskası vardır (Şener Şen’in “Eşkıya” filminde muskasının onu kurşunlardan koruyacağına inanması gibi). hikâyede Halil’in kurulan pusulardan kurtulması bu imgeye bir göndermedir. Takip sırasında dört bir yandan yağan kurşun yağmuruna karşın Halil bir çizik bile almadan kurtulur. Halk türkülerinde eşkıyanın ölümsüzlüğü düşüncesi daha çok destansı bir havada aktarılır: İnce Mehmet Akgöbek’ten gürledi / Jandarmalar kulak verip dinledi / On yedi kurşunu yedi ölmede / Tut elimden İnce Mehmet gidelim (İnce Mehmet Türküsü)
Eşkıyanın ölümsüzlüğü düşüncesini otorite cesetleri teşhir ederek yıkmaya çalışmıştır. Eşkıya öldüğü için halkın yaşadığı hayal kırıklığı türkülerde bir sitem şeklinde vücut bulur: Seni asan dağlı mıydı ? / Hem ipleri yağlı mıydı ? / Eloğlu seni asarken / Senin kolun bağlı mıydı ? (Kasımoğlu Memedali Türküsü).
Dokuzuncu ve son imge ise “adaletin kaynağı olan kralın ve ya imparatorun değil yalnızca yerel yönetici ve beylerin düşmanı olmasıdır”. Eşkıyanın dağa çıkmasındaki amaç sistemin yeniden inşasından çok uğradığı haksızlığı düzeltmektir. Bu nedenle sisteme cephe almak yerine kişi veya kişilere karşı mücadele verir. Yani onun davası tamamen kişiseldir. Ertem’in hikâyesinde Kaymakam, Halil’in gözünde Devlet-i Aliye-i Osmaniye’nin bir kaymakamından çok Gülsüm’e göz koyan ırz düşmanından başka bir şey değildir.
Eşkıyanın vergi tahsildarı ya da yerel yönetici ile giriştiği mücadele kendisi tarafından kişiselleştirilmiş olsa da Otorite Sistem için eşkıya kurallarına karşı çıkan bir asidir ve ne şekilde olursa olsun başı ezilmelidir. Bu düşüncenin ipuçlarını yine türkülerde bulmak mümkündür: Haydaroğlu aklın yok mu başında / Niçün Al-Osman’a asi olursun / Her ne zulüm eyledimse dünyada / Ettiklerin cümle bir bir bulursun (Haydaroğlu Türküsü); Gelmemiş cihana böyle bir asi / Tuttu matem ile fezayı ahı / Kabul oldu müminlerin duası / Mürd oldu Şer Himmet, iller donansın (Şer Himmet Türküsü)
İlban Ertem’in kahramanı için adi suçlu ya da sıradan bir eşkıya demek mümkün değil elbette ama halk efsanelerine konu olacak türden biri olduğu da söylenemez. Ertem, kahraman edebiyatına mesafeli olan hikâyeciliğinde olayların gelişim çizgisini kendine özgü bir biçimde yorumlamış. Hatta, hikâyesinin Halil’i mi yoksa sonu kötü biten bir aşk hikâyesini mi anlatıyor tartışılır. Tiplemelerin işlenişi olmasa bile hikâyenin kendisi hayata yakın duruyor. Çökertme hikâyesini özel kılan, aksiyona dayalı kurgusu, tiplemelerin oturmuşluğu ve devamlılık değil, daha çok efsane ile hayat arasında gidip gelen gerçeklik arayışı.
Serüven Sayı:4
Kaynakça
Sabri Yetkin, Ege’de Eşkıyalar, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 2003, s.8
Eric J. Hobsbawm, Eşkıyalar, Çev. Orhan Akalın, Necdet Hasgül, Avesta Yayınları, İstanbul, 1997, s.14
Özcan Yalım, Türkçe’de Yakın ve Karşıt Anlamlılar Sözlüğü, İmge Yayınları, Ankara, 1998
Mehmet Bayrak, Eşkıyalık ve Eşkıyalık Türküleri, Yorum Yayınları, Ankara, 1985, s.253
En Son Eklenen 5 İnceleme |
|
|
James Bond Çizgili Romanları
07.12.2009
James Bond, son yüzyılın popüler mitlerinden biri. Türkiye’de polisiye romanın en ünlü araştırmacısı sayılan Erol Üyepazarcı, Bond’u çizgi romanlarına da değinerek irdeliyor. ...
|
|
|
Rh+ ve Yayınlanan Çizgi Romanların Listesi
22.01.2009
1993 yılında çıkmış, kısa ömürlü çzigi roman dergilerimizden biri olan RH+ ile ilgili bir döküm yayınlıyoruz....
|
|
|
Hakkım Sana Haram Olsun
16.12.2008
Mizah dergilerimizde tefrika çizgi roman geleneği neredeyse unutuldu. Hakkım Sana Haram Olsun, bu geleneğin son örneklerinden başarılı bir siyasi çizgi roman....
|
|
|
Fevkal Beşer
06.12.2008
Memo Tembelçizer’in Penguen dergisinde “Geçmiş Zaman” adıyla yayınlanan köşesinde önceleri günümüzün dünyasının bundan yaklaşık 100 yıl önceki Osmanlı İmparatorluğuna taşı...
|
|
|
Persepolis: Kederli Kahkaha
25.11.2008
Persepolis, İranlı Marjane Satrapi’nin Fransızca yayımlanmış otobiyografik çizgi romanı. Yakın zamanda çizgi film uyarlaması ülkemizde de gösterime giren Persepolis, yayımlandığ...
|
|
|
|