19.08.2005

 

Literatüre Katkı!!

Memo Tembelçizer

Genç kuşağın maharetli çizerlerinden Memo’dan, çizgi dünyası, çocukluğu, karikatüristliği ve çizgi romancılığına dair bir yazı...

Bana ne işle meşgul olduğumu soracak olursanız cevabım şudur: “Karikatüristim”
Efendim, eskiden beri bizim aile içinde anlatılır, ben okumayı okula gitmeden evvel, Çarşaf dergisinden sökmüşüm. ilk defa, “Burda hamlet yazıyor, burda omlet yazıyor” diyerek Çarşaf dergisindeki hamletli omletli bir başlığı okumuşum. Yani san'ate ve yemeğe olan temayülüm ta o vakitten tecelli etmiş. Yıllar sonra Hıbır'da, daha doğrusu HBR'de çalıştığım zamanlarda bir gün Zafer Temoçin'in elinde Çarşaf dergisinin birinci cildini gördüm. Aldım karıştırmaya başladım, ve o hamletli omletli başlığa rastladım. Nasıl helecanlandım anlatamam. Ne de olsa kişisel tarihimin önemli bir sahifesinin belgesiydi bu. Hatta anne babamın çarşaf dergisini ilk çıktığı zaman almaya başlamış olmaları ve fakat sonra almayı bırakmış olmaları gibi arkeolojik bir bilgi bile edindim bu belgeden. Fakat o ciltte, benim için çok daha önemli başka bir şeye, beni karkatürist yapan karikatüre rastladım. Üstelik ilk gördüğüm zamandan beri, yani dört yaşımdan itibaren tamamen unutmuş olduğum ve o gün o cilde bakarken ilk defa hatırladığım, ve beni ne kadar derinden etkilemiş olduğunun farkına vardığım bir karikatüre... Çizerini maalesef bilmediğim bu karikatürde, sulu boyayla gerçekçi ve renkli bir şekilde resmedilmiş bir çıplak kadın diz çökmüş, çiniyle ve tarama ucuyla siyah beyaz çizilmiş bir merdiven bacaklarının arasından yukarı çıkıyor ve malum yeri kapatan yine çini ve tarama ucuyla çizilmiş bir kapıya varıyordu. Ciltte bu karikatürü gördüğüm anda üç dört yaşlarındayken bu karikatüre uzun uzun baktığımı, henüz erotik merkezleri aktive olmamış çocuk aklımla anlamlandıramadığım bir alaka ile o karikatürün içine dalıp gittiğimi ve o karikatürün benliğimin temeline kazınmış olduğunu anladım. Ve anladım ki beni karikatüristlik yoluna sevk eden ana dürtü, o merdivenin basamaklarını bizzat kendim çizip tırmanarak oradaki kapıya ulaşabilmek arzusu imiş.

Peki o kapıya varabildim mi? Varmaz olur muyum efendim, vardım tabi ki. Basamakları çizip çizip tırmandım, özene bezene kapıyı çizdim, sonra kapının tokmağını çizdim. sonra tuttum o tokmağı, çevirip kapıyı açtım. Ve de kapının arkasındakini çizdim. Sonra kendimi mahkeme salonunda sanık sandalyesinde buluverdim. Hakim sordu: “Çizdiklerinde müstehcenlik var mı?”. Ben “hayır” dedim, ama on bir kişilik bilir kişi kurulunun on bir üyesinin on biri de “evet” dediler. Şahsen ben ifade özgürlüğü adına kendimi feda edip kapının altındakini çizmekte direterek hapislerde sürünmeyi göze almıştım, fakat gel gör ki yasalar beni değil sorumlu müdürü hapse atıyorlar idi. Sorumlu müdürün benim adıma hapse girmeye gönüllü olmasını çok isterdim tabi ama olmadı. Ben de kapıyı kapattım. Sonra biraz daha kapı çizmekle oyalandım. Fakat bilader, kapı kapı kapı kapı, ömür kapı çizmekle geçer mi? Ben de düşündüm “bu hayatta ve bu çizerlik aleminde benim bir kadının bacak arasından başka da alakadar olduğum şeyler olması lazım, değil mi?..” Evet dedim, olması lazım. Ve az önce karikatüristliğime dair anlattığım güzelim freudyen macera çöpe gitti. Şimdi tekrar başlayalım.

Efendim, ben orta birinci sınıftan itibaren Gırgır dergisini okumaya başladım. Zaten ders çalışmak yerine resim çizmeyi, ve hatta arkadaş edinmek yerine yine resim çizmeyi, ve hatta her hangi başka bir şey yapmak yerine hep resim çizmeyi tercih eden bir çocuk olarak çizerliğe çok hevesli idim, ve Gırgır dergisine delicesine tutkundum. İnsan mizah dergisi okuru olunca, mizah dergisini yapan ve kendini güldüren çizerlerin içtenlik ve neşeyle dolup taştıklarını peşinen kabul ediveriyor, ve o insanları delicesine bir tutkuyla sevebiliyor. İşte ben de Gırgır dergisinin çizerlerini delicesine bir tutkuyla seviyor ve onların arasında, onlardan biri olmak istiyordum. Bir gün efendim, bir de baktım ki derginin ikinci sayfasında çizerler kendilerini tanıtmaya başlamışlar. Her hafta bir çizer, tamamen kendi kafasına göre bir üslupla yazarak ve dahi çizerek kendisini anlatıyor. Ben de heyecan ve merakla okuyor ve sabırsızlıkla bir sonraki sayıyı ve çizeri bekliyorum (en çok Galip Tekin'i beklediğimi de şu noktada belirteyim). Ve de efendim, ben de onlardan biri olmak istiyorum ya, evde deftere sanki bir Gırgır çizeriymişimcesine kendimi anlattığım sayfalar çizmeye başladım. İşte nebileyim, şurada doğdum, resim yapmayı çok severim filan gibi şeyler. Sonra bi de baktım hep kendimi çiziyorum. (bir de cıplak kadınlar, ama geçmiştik di mi o mevzuyu). Ne yalan söyleyeyim, insanın kendini çizmesi kadar güzel bi şey yok şu hayatta. O kazma kazma dişlerimi, o pörtlek pörtlek gözlerimi, kel kafamı, salak suratımı, o içine düştüğüm bin bir türlü beceriksizliğimi kâh mübalağalı bir şekilde bin kat iyiymiş gibi kâh bin kat daha betermiş gibi çizerek hem salaklığımdan dolayı kendimden intikam alırken ve hem de tüm salaklığıma rağmen kendimden söz etmenin megalomanca kıvancını yaşarken, nasıl zevk alıyorum, nasıl içimin yağları eriyor anlatamam.

İşte efendim, Limon'da yayınlanan ilk amatör karikatürümde de ben vardım, Pişmiş Kelle'deki ilk profesyonel (ya da daha doğrusu stajyer) karikatür köşemde de ben vardım. Memo Tembelçizer aslen benim değil o köşede yaptığım ilk tipin adıydı, ve o bendim. Önce Memo Tembelçizer'de tembelliğimi anlatıyordum, sonra L-manyak Şehitleri'nde vakti zamanında Gırgır'daki çok özendiğim o neşeli kanka ortamını anlattım. Sonra Aşık Memo'da manitasızlığımı (amiyane tabirle 'abazanlığımı') anlattım. Ve davalık oldum (hay allah, mevzu yine oraya geldi yahu). Davalık olup manitasızlığımı çizemez olunca dedim ki bari şu asosyallikten kurtulayım, kendime manita yapayım. Yaptım da. Sonra Ben Bir Eşşeğim'de manitamı çizdim. Sonra manitam beni terketti (tam da Oky'nin terketmeli terkedilmeli Çarpışma'sını çizerek sabahladığım bir gün)... Evet, ben bir eşşektim...

Tek mesele hatunun beni terketmiş olması değil. İlkin tembelliğimi yüceltiyordum, fakat gün geldi hakikaten tembel olmama rağmen (hatta sırf tembel olduğum için) çok çalışmam gerektiğine inandım. Kankalarımı çiziyordum, fakat yaş oldu otuz küsur, dün yirmi dört saatimi birlikte geçirdiğim sevgili dostlarım bir bir evlendi barklandı, ortamlarımız değişti. Erotizm çizdim, davalık oldum. Manitamı çizdim, beni terketti. "Eeeeeh, yeterin ulaaan!" diye feryad edesim geldi kardeşim!.. Bu mudur yani?!.. Çizerlik bu mudur?!.. Tamam kendini çizmek benim için halen çok zevkli, fakat çizerliğin tamamı kendini çizmekten mi ibarettir?.. Hayır, böyle olmamalı, çizerlik arzumun temelinde başka bir şeyler daha olmalı!.. Olmalı!!!... Evet, olmasına olmalı da, şu durumda tekrar başa döndük demektir...

Efendim, yaşım altı yedi filan, ilkokul bilmem kaça gidiyorum. Yani Çarşaf okuduğum zamanlardan sonra, Gırgır okuduğum zamanlardan önce. Yaz tatilinde Ankara'daki teyzemlere gittik. Ben içerki odalarda öteyi beriyi karıştırırken bir balya okunmuş Gırgır dergisi buldum. Ve tabi ki hepsini baştan sona yutarcasına okudum. Ve bildiğimiz dünyadan ayrı böylesine acayip, böylesine heyecan verici, böylesine zengin ve aynı zamanda böylesine eğlenceli bir başka dünya olması karşısında şaşırıp kaldım. O an Gırgır'a aşık oldum. Yıllarca hep Gırgır'ı düşündüm. Özellikle iki şeyden çok etkilenmiştim. Birincisi Galip Tekin'in Acayip Palas adlı bir hikayesi (ki sonradan öğrendiğime göre ilk fantastik öyküsüymüş), diğeri de Bülent Arabacıoğlu'nun En Kahraman Rıdvan'ı (ki sonradan öğrendiğime göre o macera ilk macerasıymış). Neyse efendim, yıllar sonra, orta bire giderken bir gün gaste bayiindeki bir Gırgır'da "önümüzdeki sayı yeni macera başlıyor" diyen bir En Kahraman Rıdvan ilanı gördüm. Ve azmettim, o günden sonra düzenli şekilde Gırgır almaya başladım. Ve Gırgır okuduğum uzun yıllar boyunca hep Galip Tekin gibi, İlban Ertem gibi hikayeler yazmaya çalıştım. Evet, çizgi ve mizah olarak Kemal Aratan'ı çok sevdiğimi ve çizgimin temelinde Kemal Aratan'ın çizgisi olduğunu söyleyebilirim. Ve temelde çizerden önce mizahçı olduğumu da söyleyebilirim. Ama o yıllar boyunca çok az karikatür esprisi düşündüm. Hep öykü çizmek istedim. Daha sonra Pişmiş Kelle'de karikatür çizdiğim zamanlarda da ve onun sonrasında da Cüstün ve Büstün'le çoğunlukla öykü çizmek üzerine konuştuk (tamam tamam, mizah üzerine daha çok konuştuk, mizahçıyız kardeşim). Ve nihayetinde L-manyak'ta çizmeye başlayınca “yaşasın çizgi romancı olduk” diye çok sevindik. L-manyak'tan geldik efendim Lombak'a, peki (kendi adıma konuşayım) ben bir çizgi romancı olabildim mi? Ne gezer efendim... Misal sorun bana “ne iş yapıyorsun Memo?” diye, cevabım şudur: “Karikatüristim!”... Yahu L-Manyak'a girdiğim 97 senesinden beri, nerdeyse sekiz senedir, yani meslekteki ömrümün yarısından fazlası süresince, (son altı aydır Penguen'de çizdiğim köşeleri saymazsak) tek kare dahi karikatür çizmeden bilfiil çizgi roman çiziyorum, yine de karikatüristim bilader!... Neden?!..

Bunun nedeninden evvel bir de yine yaz tatillerinde gittiğimiz Bursa'daki amcamların gaste bayiinden söz edeyim. Efendim aile büyüklerim vakti zamanında Çarşaf alıp okumuş kişiler olsalar da benim "gırgır mıdır zırzır mıdır" o dergiyi almamı hiç hoş karşılamadılar. Gırgır'ı gizli gizli alırken o yaşlarda başka bir dergi alabilmeme olanak yoktu. Fakat ne zaman Bursa'daki amcamlara gitsek ben bütün gün onların gazete bayiinde bütün çizgi romanları, Tom Braks'tan Mandrake'ye, Zembla'dan Zagor'a hepsini deli gibi baştan sona okurdum. İşte Örümcek Adam ve Conan'la da burada tanıştım ve tanıştıktan sonra da büyüyünce Conan'ı alenen okuyabilmeye ve bizzat kendim Örümcek Adam olmaya karar verdim (Örümcek Adam'dan önce Hopdediks olmak istiyordum, çocukluk işte). Bu arada Asteriks, Tenten ve Red Kit'in de benim için mühim olduklarını, lakin ziyadesiyle mülayim eserler olduklarından, beni eğlendirdiklerini ama ruhumu deruni anlamda etkilemediklerini belirtmek isterim. İşte o vakitler okulda defterime çizdiğim çıplak kadınlardan ve kendimden sonra en önemli sırayı Örümcek Adam ve Conan teşkil etmekte idi (Conan’ın okunuşunun konan olduğunu öğrenmek beni nasıl yıkmıştır anlatamam). Bu arada yine küçük bir ayrıntıyı belirtmeden edemeyeceğim; neden Zagor gibi Tom Braks gibi İtalyan çizgi romanlarından çok etkilenmeyip Örümcek adamdan etkilenmiş olduğumu şimdi düşünüyorum da, Örümcek adam "genç" bir karakterken İtalyan çizgi roman karakterlerinin bana hep takım elbiseli, kerli ferli, "adam" ve "yetişkin" gözükmüş olduklarını anlıyorum. Nebileyim, Mandrake çok ilginç maceralar yaşıyordu mesela ama kendimi hiç smokinli ve bıyıklı bir karakterin yerinde hissedemiyordum. (Conan'a olan sevgimi ise tabi ki Arnold'dan bağımsız değerlendiremeyiz)

İşteee... Olay budur.. Demek ki neymiş, mesleki temelimin en mühim bir parçası Galip Tekin, İlban Ertem, En Kahraman Rıdvan, Örümcek Adam ve Conanmış, yani çizgi romanmış!.. Peki ben şu an neciyim? Karikatüristim...

Şimdi evvela karikatüristliği sevdiğimi ve sahiplendiğimi ifade edeyim. Bu yüzden ben kendime karikatüristim diyorum. Mizah, mesleğimin değil bizzat şahsımın varoluş biçimi ve bu yüzden karikatüristlik kavramıyla duygusal bir bütünlük arzediyorum. Fakat gel gör ki kafası gayet teknik çalışan bir insanım ben. Bu yüzden gerek benim ve dergi arkadaşlarımın yaptığımız işin bu camiadaki adının karikatüristlik olması hususunda, gerekse çalıştığım derginin çizgi roman dergisi klasmanına sokulmasında varlığını hissettiğim isteksizlik hususunda inceden bir serzeniş içerisindeyim. Karikatürse karikatürdür, çizgi romansa çizgi romandır kardeşim... Ne yani...

Evvela şu var ki mizah camiasında bulunan biri peşinen karikatüristtir; yazarmış, çizgi romancıymış, bunlar istisnaidirler ve parmakla gösterilecek azlıktadırlar. Fakat yok değildirler değil mi? Evet. O halde çizgi roman çizerliğinde karikatürist addedilmek ile çizgi romancı addedilmek arasında bir geçiş var demektir. Bunu görmek için, karikatürist demeyip çizgi romancı dediğimiz çizerlerin çizdiği çizgi romanın çizgisine ve çizgi romancı demeyip karikatürcü dediğimiz çizerlerin çizdiği çizgi romanın çizgisine bakmalıyız. Hemen göze çarpan fark nedir? Çizgi romancı dediğimiz çizerlerin çizgilerinin daha resimsi, daha anatomik olduğudur. Evet, ben de böyle düşünerek bir keresinde Conan benzeri bir Lombak Şehitleri çizmiştim. Gayet anatomik vücutlar, çok şık hareketler, atlamalar zıplamalar filan. O sayı yayınlandığında bütün Türkiye'nin "Yaşasın çizgi romancı Memo!.. Yaşasın çizgi romancı Memo!.." nidaları eşliğinde beni omuzlarında taşıyacaklarını sanmıştım. Ama tabi öyle bişey olmadı. O vakit dedim ki mesele anatomide değilmiş, mevzunun başka bir numarası varmış... Evet, çok düşündüm, ama sonunda o noktayı keşfettim!..

Evet, o nokta gözlerdir efendim. Çizgi romancı kişilerin çizgilerine baktığımızda göreceğizdir ki gözler ya hiç görünmemektedir, ya nokta veyahut çizgi şeklindedir, ya çok küçüklerdir, ya büyük olsa da eliptiklerdir, ya resimsel gerçekçiliktedir; ama asla ve asla bitişik ve küresel değillerdir. Gözler ne ölçüde bitişir ve küreselleşir ise, ifade ne ölçüde karikatürize bir abartı ve keskinlik kazanır ise o çizgi, çizgi roman severlerin iltifatından o derece uzaklaşmaktadır; çizgi roman tanımlamasının o derece dışına itilmektedir. Bu durumun, çizgi roman severlerin çizgi romanı ciddi bir sanat dalı olarak görmek istemelerinden ve mizahi olana çizgi roman demeye dillerinin varmamasından kaynaklandığı kanaatindeyim. Tabi bu eğilimin tek tek her çizgi roman severin kendi içinde geliştirdiği bilinçli bir tercih olmaktan çok, Türkiye'de bu bakış çerçevesinde oluşmuş çizgiroman anlayışının yarattığı genel bir algılayış olduğunu düşündüğümü de belirteyim. Bu öyle bir bakış ki, internette bazı forumlarda Lombak ve benzeri diğer dergilerin çizgi roman dergisi olmayıp karikatür dergisi oldukları tartışılabiliyor. Kardeşim, altı sayfa, sekiz sayfa hikaye anlatan karikatür mü olur? Her komik şeye karikatür mü demek zorundayız? Dünyanın en gayrı ciddi hikayesini dünyanın en bitişik gözlü adamlarını çizerek bile anlatsam, bir kareyi geçip bir bant olduğu vakit o artık teknik olarak çizgi romandır. İlla diğerlerini komik olanlardan ayırmak istiyorsak onlara resimli roman diyebiliriz, grafik roman diyebiliriz, ciddi roman, sanatsal roman filan diyebiliriz... Ama çizgi roman kavramı bunların hepsini kapsıyor olmalıdır. Bu kadar kardeşim. Allaallaaaa...

Bi de işin şöyle can sıkıcı bir tarafı var, aynı gayrı ciddiyette çizilmiş yabancı bir eser hemen çizgi roman olarak kabulleniveriliyor... Mesela Edika, karikatürist mi? Yoo, çizgi romancı. Mesela Franquin, karikatürist mi? Yoo, çizgi romancı. Neden? Çünkü batılılar (veyahut Japonlar, ki onlar da uzak batı sayılır) her ne yapıyorlarsa sanatsal yapıyorlardır, gayrı ciddi de olsalar sanatsal bir gayrı ciddiyet içindelerdir. Bu Avrupa merkezci bakış nedeniyle Türkiye'deki her durum batı normlarına göre tanımlanır. Bu bakışa göre neden çizgi romancı olmadığımı çok inandırıcı şekilde şöyle izah edebilirim: Çünkü ben mizah dergisinde çiziyorum, Avrupa'da ise benim çizdiklerim mizah dergisinde değil çizgi roman dergisinde çizilir. Yani ben Avrupa'da mevcut bulunmayan bir pozisyon işgal ettiğim şu Türkiye'de nasıl Avrupai bir tanımlama olan çizgi romancılık sıfatına haiz olabilirim ki, değil mi... Bu kadar basit... Durum böyle olunca çizgi roman araştırmacısı olan kişiler de her zaman evvela batı çizgi romanlarını inceler, Türk eserlerini batı eserleri üzerinden değerlendirir, Türkiye'deki çizgi roman literatürü batı çizgi romanını konu edinmiş olur. Türk çizgi romanı literatürsüz ve “gayrı ciddi” alanda kendi kaderine terk edilince gençliğinde mizah dergisi okumuş ana babalar bile kendi çocuklarının gırgır zırzır gibi uyduruk dergiler okumalarını istemez, bu pespaye mesleği seçmelerine rıza göstermezler.

Evet, tüm bu anlattıklarımdan sonra tekrar sorun bana “ne işle iştigal ediyorsun Memo?” diye, hemmen söyleyeyim: “Karikatüristim!”.. Fakat her ne kadar karikatürist olsam da çizme arzumun temelinde kadın çizmek, kanka çizmek ve kendimi çizmekten sonra çizgi romancılığı keşfetmiş bulunuyorum. Sırf bu yeni keşfettiğim mecraya akabilmek umuduyla iki yüz sayfalık bir çizgi roman çizmeye koyulmuş durumdayım. Ve üstelik aynı öyküde hem kendimi çiziyorum, hem arkadaşlarımı çiziyorum, hem de erotik hatunlar çiziyorum. Valla bu felsefe de beni bi kaç sene, en azından şu hikayeyi çizdiğim süre boyunca idare eder. Bakın kardeşim, ben bu hikayeyi bitirene kadar Türk çizgi romanına süper bi literatür yaptınız yaptınız, yapmadınız punk grubu kurup kendimi müziğe verecem ona göre.



En Son Eklenen 5 İnceleme

James Bond Çizgili Romanları
07.12.2009
James Bond, son yüzyılın popüler mitlerinden biri. Türkiye’de polisiye romanın en ünlü araştırmacısı sayılan Erol Üyepazarcı, Bond’u çizgi romanlarına da değinerek irdeliyor. ...

Rh+ ve Yayınlanan Çizgi Romanların Listesi
22.01.2009
1993 yılında çıkmış, kısa ömürlü çzigi roman dergilerimizden biri olan RH+ ile ilgili bir döküm yayınlıyoruz....

Hakkım Sana Haram Olsun
16.12.2008
Mizah dergilerimizde tefrika çizgi roman geleneği neredeyse unutuldu. Hakkım Sana Haram Olsun, bu geleneğin son örneklerinden başarılı bir siyasi çizgi roman....

Fevkal Beşer
06.12.2008
Memo Tembelçizer’in Penguen dergisinde “Geçmiş Zaman” adıyla yayınlanan köşesinde önceleri günümüzün dünyasının bundan yaklaşık 100 yıl önceki Osmanlı İmparatorluğuna taşı...

Persepolis: Kederli Kahkaha
25.11.2008
Persepolis, İranlı Marjane Satrapi’nin Fransızca yayımlanmış otobiyografik çizgi romanı. Yakın zamanda çizgi film uyarlaması ülkemizde de gösterime giren Persepolis, yayımlandığ...