03.11.2007

 

Tuna’nın Ağıdı: Plevne

Gökhan Demirkol

Türkiye’de tarihi çizgi romanın gelişiminde önemli bir durak olan Ratip Tahir Burak’ı ayrıcalıklı kılan seçtiği konular ve çizgisinin orijinalliği idi.

Türkiye’de yayınlanan tarihi çizgi romanlara baktığımızda akla ilk gelen isimler çoğunlukla Suat Yalaz’ın Karaoğlan’ı ve Sezgin Burak’ın Tarkan’ıdır. Yayınlandıkları dönemlerde okuyucunun yoğun ilgisi ile karşılaşmış olan bu çizgi romanlar sinemanın da katkısıyla birer fenomen haline gelmişlerdir. Özellikle 60’lı yıllardan itibaren okuyucu ile buluşan bu kâğıttan cengaverlerin öncesine baktığımızda ise karşımıza iki isim çıkar; Abdullah Ziya Kozanoğlu ve Ratip Tahir Burak. Yirmili yıllarda kaleme aldığı Kızıltuğ ve otuzlarda yazdığı Kaan ile bu fenomenlerin yaratılmasında büyük katkısı olan Abdullah Ziya Kozanoğlu türün ilk örneklerini de ortaya koyan isimdir. Kozanoğlu kadar tür için bir dönüm noktası olan Ratip Tahir Burak ise türün popülerlik kazanmasında önemli bir rol oynamıştır. Suat Yalaz ve Sezgin Burak gibi tek bir karakter yaratmamış olsa da ele aldığı tarihi olayları gerçekçi çizgilerle birleştirmeyi başarmıştır. Ratip Tahir Burak’ın 3 Mayıs – 8 Kasım 1953 tarihleri arasında Yeni Sabah gazetesinde çizdiği Plevne de onun ustalığını gösteren bir çalışmadır.

“Plevne” çalışmasının hikâyesi ise çizgi romanların 1950’li yıllarda gazeteler arası rekabetin önemli bir parçası olmasına dayanır. Bu rekabet içerisindeki ilk büyük transfer 1953 yılına kadar Hürriyet’te çalışan Burak’ın Yeni Sabah’a geçmesidir. Bu transferin ardından gazete okuyucularına Burak’ın hafta içi yayınlanmak için “Lale Devri”, hafta sonları için de “Plevne” isimli çalışmaları hazırladığını ayrıca da hazırlayacağı karikatürlerinde bu çalışmalar ile beraber neşr edileceğini duyurulur (1 Mayıs 1953, Yeni Sabah).

“Plevne” 1887 yılının 20 Temmuz sabahı Gazi Osman Paşa komutasındaki Türk ordusunun Rusların saldırısını püskürtmesi ve Plevne’de coşku ile karşılanması ile başlar. Zafer ile coşan kalabalığın içindeki bir yaşlı kadın (Kocanine) Çavuş Recep’e sarılmış ve kendini kaybetmiştir. Kalabalığın içinden çıkan Kocanine’nin bir kadın ile bir çocukla birlikte Recep yaşlı kadını evine götürdükten sonra komutanı Yüzbaşı Ali’yi aramaya gider. Hastanede bulduğu komutanını Kocanine’ye vermiş olduğu söz üzerine yaşlı kadının evine getirir. Sabah Recep siperlere giderken Kocanine’nin komşusu Petro’nun evinde ışık görür ve sessizce eve yaklaşır. Evde Petro ve bir Bulgar konuşmaktadır. Bir ara Petro diğer Bulgara bir not verir ve gece buluşmak üzere sözleştikten sonra ayrılırlar. Gece Recep eve sessizce yaklaştığında Petro’nun Bulgara Plevne hakkında bilgi verdiğine şahit olur. Ve Petro Rus generaline iletilmek üzere bir mesaj verir. Recep şahit olduklarını Osman Paşa’ya anlattıktan sonra bir plan yapılır; Petro’ya şimdilik hiçbir şey yapılmayacak ve casusun generalden cevabı getirmesi beklenecektir. Bu arada Petro ise yan komşusu Kocanine’nin evinde bir yüzbaşı ile çavuşun olduğunu öğrenmiş, yatalak yüzbaşıdan çok çavuşu kendisi için bir tehlike olarak görmüş ve kızı Katya’yı Recep’in bir şeylerden şüphelenip şüphelenmediğini öğrenmek için görevlendirmiştir. Katya babasının verdiği bu görev için Recep’e yaklaşır ancak başarılı olamaz. Birkaç gün sonra casusun cevabı getirdiği bilgisi üzerine pusu kurulur ve Petro’nun evine baskın yapılır. Baskın başarılı olmuş, Rus saldırısı esnasında Türkleri arkadan vurmak için kullanılacak olan silahlar ele geçirilmiş ancak çatışma sırasında Petro ve karısı da vurulmuştur. Baskından sağ kurtulan Katya ise Kocanine’nin evine sığınmıştır. Baskını takip eden günlerde Ruslar ikinci saldırıya başlamış ancak geri püskürtülmüşlerdir. Şehir yeni bir saldırı için hazırlıklara devam ettiği sırada Müslüman olan ve adını Fatma olarak değiştiren Katya ortadan kaybolur. Petro’nun işbirlikçi arkadaşları tarafından kaçırılmış olan Fatma bir şekilde kaçmayı başarır ve Bulgarların Türk mahallelerini ateşe verme planlarını kumandana haber verir. Bulgarların planı tam zamanında engellenmiş ve Türk mahalleleri kundaklanmaktan kurtulmuştur ancak Ruslar da üçüncü saldırıya geçmişlerdir. Çarpışmalar aralıksız devam ederken şehirde durum gittikçe kötüleşmeye başlamış ve kıtlık baş göstermiştir. Bu durum karşısında yarma harekâtına karar verilir. Hareket başarı ile sonuçlanır ve siviller şehirden çıkarılır. Kahramanlarımız ise savaş alanında cansiperane vuruşmaya devam etmektedir. Bir ara beyaz atı üzerinde bir Rus subayı Recep’in karşısına çıkar ve kolunu kılıcı ile keser. Ancak Recep kesilen kolu ile Rus subayına vurarak onu öldürür ve kendide şehit olur. Şehirden uzaklaşmakta olan konvoyun içinde yer alan Kocanine, Zehra, Hüsmen, Fatma ve Yüzbaşı Ali ise “son” Rus mermisi ile can verirler.

Burak’ın Plevne adlı çalışması tarihi çizgi romanların temel özelliklerinden biri olan tarihi gerçeklere dayanma iddiasını taşımakla beraber bu çerçeve içerisine polisiye öğelerde oturtulmuştur. 1 Mayıs tarihli reklâm metninde de bu öğeler şöyle sıralanır; “ …Plevne’nin tarihe altın sahifeler kazandıran kahramanlıkları yanında aşk, ihtiras ve casusluk maceraları sizleri heyecandan heyecana sürükleyecektir” (1 Mayıs 1953, Yeni Sabah). Metinde tarihi gerçeklik olarak karşımıza öncelikle Plevne kuşatması ve kuşatmanın yarılması unsurları çıkar. Ancak bu öğeler hikâyenin final sahnesi hariç gelişimi üzerinde direk etkili değildir. Bu unsurların dışında polisiye öğe olarak adlandırdığımız unsurlar ise Petro ve işbirlikçi arkadaşlarının planlarının bertaraf edilme çabalarını içerir. Tarihi çizgi romanların bir diğer özelliği ise yarattıkları “kahraman” imgesidir. Bu “kahraman” imgesi çoğunlukla yenilmezlik, adaletli olma, zayıfı-güçsüzü koruma, haksızlık karşısında sessiz kalmama, düşmanı arkadan vurmama ve yalan söylememe gibi özellikler çevresinde kurulur. Plevne’de ise böyle bir kahraman imgesi belirgin bir şekilde ortaya konulmaz ancak karakterlerin insani özellikleri üzerinden benzer öğeler ön plana çıkarılır.

Burak’ın kahraman imgesi çerçevesinde göz önünde olan isim Çavuş Recep’tir. Kendisine dair pek bir şey bilmediğimiz Recep’in üstüne titrediği kişi ise komutanı Ali’dir. Recep ile Ali’nin ilişkileri ilk bakışta zayıf görünse de aralarında güçlü bir bağ olduğunu söyleyebiliriz. Ancak Burak, bu bağı metinde açıkça dile getirmez. 4 Temmuz tarihli gazetede aktarılan aşağıdaki olay üzerinden tahmin yürütebiliriz;

“Recep bir kibrit çakıp masanın üzerindeki mumu yakınca Ali efendinin hayretten ağzı açıldı. Başçavuş yüzbaşısına kilimlerle hasırlarla döşenmiş, duvarları kaplanmış ; masası iskemlesi, aynası sediri yatağı yerli yerinde bir yuva hazırlamıştı.” (4 Temmuz 1953, Yeni Sabah).

Bu ilişkinin geçmişine dair ipuçları metinde bulunmamaktadır. Bu yüzden aralarındaki bağın Türk askerinin komutanına duyduğu saygı ve güven etrafında şekillendirildiğini söyleyebiliriz. Bu ikili arasındaki ilişkiyi şekillendiren bir diğer unsur ise birbirlerini dengelemeleridir. Recep -ki diğer adıyla Kara Recep- savaş alanında gözü hiçbir şey görmeyen birisidir. Ali ise rütbesinin getirdiği sorumlulukların farkında olan ve daha aklı selim birisi olarak Recep’in karşısına çıkarılır. Savaş alanında gerçekleşen aşağıdaki olay bu dengeyi daha iyi açıklar;

Karede tabyalara dayanan merdivenlerden aşağı Rusların arasına düşen Recep çarpışma sonunda merdivenlerden yukarı çıkmaktadır;

“ Merdivenlerden en son çıkan Recep’ti. Martinini omzuna çapraz asmış bir eliyle gönderinden tuttuğu Moskof bandırasını peşinde sürüyor öbür eliyle basamaklara tutunuyordu.Yamaçlar Moskof ölüleriyle kaplanmıştı.görünürde ani bir tehlike kalmamıştı. Recep beraberinde getirdiği Rus bandırasını yüzbaşının ayakları dibine serdi.

Ali Efendi- Var ol Recep! dedi. Sen hakiki bir kahramansın. Fakat vücudunun şu paçavradan ziyade millete lazım olduğunu unutma! Hepimiz canımızı feda etmesini biliriz ancak Allah yolunda, vatan millet yolunda, şanlı sancağımız uğrunda… Yoksa bir paçavra için değil.”(15 Temmuz 1953, Yeni Sabah).

Çalışmanın reklâmında da bahsedildiği üzere metinde iki aşk hikâyesi geçmektedir. Bunlardan birisi Ali ile Zehra arasında yaşanır. Zehra, Kocanine’nin evine yaralı olarak getirildiği ondan itibaren Ali’nin başından bir an olsun ayrılmaz. Onun bu ilgisinin merhametten kaynaklanmadığı ve bir aşkın doğduğu okuyucuya hissettirilir ancak Zehra-Ali ikilisinin nişanlandıklarını öğrendiğimiz sahneye kadar bu konu üstünde durulmaz. Yani bu ikilinin mahremine girilmemeye özen gösterilir. Zehra’nın hikâyesinin okuyucuya aktarıldığı bölüm ise bu mahremiyete dokunmama kuralının çiğnendiği tek noktadır. Daha önce nişanlanmış olan Zehra tam düğünü olacağı günlerde Bulgar eşkıyaları tarafından nişanlısının öldürülmesi üzerine gelin olamamıştır. Benzer bir durum Ali ile de yaşanır.

Nişanlanmalarını izleyen günlerde Ruslar ikinci saldırıya geçer ve Ali de cepheye gider. Fakat savaş sonrası iki sevgilinin birbirine kavuşması sonucu bu aşk hikâyesi mutlu son ile biter. Ali, “eline erkek eli değmemiş” Zehra ile hayatını birleştirmiştir. Zehra’nın metinde böyle sunulmasının ardında Zehra’nın Burak’ın “kadın” imgesini ön plana çıkaran karakterlerden biri olması yatar. Ratip Tahir Burak’ın kadınları oturaklı, ağırbaşlı, halk tabiri ile Osmanlıdır. Gerek hareketleri gerek sözleri ile bu özelliklerini her zaman gösterirler. Recep, Kocanine’yi evine getirdiğinde ayaklarındaki toz yüzünden içeri girmek için tereddüt gösterdiğinde evdeki kadınlardan birisinin – metinde isim verilmemektedir ancak muhtemelen bu kişi Zehra’dır- söyledikleri bu özellikleri en iyi şekilde ifade eder,

“ ‘Ziyanı yok çavuş, gazilerin ayak tozu başlarımıza kına olsun’ diyerek Recep’e yol gösterir.”( 11 Mayıs 1953, Yeni Sabah)

Metindeki bir diğer aşk hikâyesi ise Recep ile Katya/Fatma arasındadır. Bu aşk hem metnin ana çerçevesini oluşturması bakımından hem de Burak’ın “kadın” imgesini ve “namus” kavramını tamamlaması / tanımlaması bakımından önemlidir. Bu aşkın ilk evresini Recep-Katya aşkı oluşturur. Petro’nun Recep’ten bilgi almak için Katya’yı görevlendirmesi ile başlayan bu evrede karşımıza çıkan Katya biraz hafifmeşreptir- Bu ifade bile Katya’yı tanımlamak için hafif kalmaktadır-. Recep’e yaklaşmak için cinselliğini sonuna kadar kullanır. Sahne Katya’nın çıktığı elma ağacından Recep’i atacağı elmaları tutması için ağacın altına çağırması ile başlar. Ağaca yaklaşan Recep kendisine hâkim olur ve başını kaldırmaz. Ama Katya’nın tacizleri bitmez. Kendisini ağaçtan Recep’in kollarına bırakır;

“ …sıvalı kollarını Recep’in kollarına dolamış başını göğsüne yaslamış, her adımda biraz daha sokuluyordu. Çardağın altına girerlerken fettan kızın dudakları başçavuşun boynunda, yanaklarında dolaşıyordu.” Bu sahnenin sonunda Recep ilk başta gösterdiği sabrı ve kontrolü gösteremez çünkü ;

“ Recep’te bir erkekti sabrın, tahammülün, iradenin bir hududu vardı. Üstelik kaç zamandır kadını kızı ancak rüyalarında görüyordu. Nihayet Katya’nın istediği oldu” (10 Haziran 1953, Yeni Sabah ).

Petro’nun evine yapılan baskın sonrası komşusu Kocanine’nin evine sığınan öksüz ve yetim Katya’nın Müslüman olması ve ismini Fatma olarak değiştirmesi ile bu aşk hikayesinin ikinci evresi başlar. İlk başta Katya’nın baştan çıkarıcılığına yenik düşerek –ki burada Burak’ın “elma” metaforunu kullanmasını da göz önüne alırsak- bir yasak çiğnemiş olan Recep artık Müslüman olan Fatma için beslediği duyguların aşk olduğuna karar verdiği noktadan itibaren aşklarındaki genel durumun tersine döndüğünü söyleyebiliriz. İlk evrede kaçan Recep iken ikinci evrede kaçan Fatma olmuştur. Evin içerisinde her karşılaşmalarında Fatma başını örter ve aynı mekan içerisinde Recep ile yalnız kalmamaya özen gösterir;

“ Recep: ‘Neyimden korktun benim?’ diyerek yanı başına oturmak üzere kıza doğru ilerleyince Katya yerinden fırladı. Recep bileğini kavrayarak: ‘Otursana kız!’ dedi.
Katya: ‘Zehra ablam bekler geciktim bırak ta gideyim’ diyerek bileğini kurtarmaya çalışıyordu.
Recep: Ülen bırakma beni Recep diye ağlayan sen değil miydin? Şimdi de cilve mi yapıyorsun?
Kız: ‘Hayır o Katya idi. Ben o Bulgar kızı, o domuz yavrusu o kahpe değilim artık !’ diye direndi ve ilave etti: ‘Ben Fatmayım Kocaninelerin Fatması bırak beni çavuş’ ” (18 Ağustos 1953, Yeni Sabah).

Burada Katya’nın söylediği “Ben o Bulgar kızı, o domuz yavrusu o kahpe değilim artık !” sözlerine bakarak geçmişin Fatma tarafından çok çabuk unutulduğu kanısına varabiliriz. Ancak hem Fatma’nın hem de Recep’in birbirlerine olan aşklarının önündeki engel bu geçmiştir. Recep, Fatma’nın eski bir Hıristiyan olmasını kendisine dert edinmiştir. Fatma’da Müslüman olmasına karşın Hıristiyanlıktan vazgeçmekle doğru yapıp yapmadığından emin değildir. Bunun için ilişkilerinde daima bir mesafe vardır. Ancak bu aşk hikâyesi de diğeri gibi mutlu sonla biter ve Recep Fatma’sına kavuşur. Bu mutlu sonu hazırlayan ise Katya’dır. Katya’nın “Fatma” lığı kabul etmesi ile iki sevgili birbirlerine kavuşur.

Gerek Recep-Katya / Fatma ilişkisinin iki evresi gerekse de Zehra’nın durumu göz önüne alındığında Burak’ın “kadın” imgesinin anahtarının Müslümanlık olduğunu söyleyebiliriz. Metinde dine dair unsurlarla ilgili küçük bir değinme ise Fatma’nın kaçırıldığı sahnede geçer. Fatma kendisini kaçıran Bulgarlara Hıristiyan olduğunu kanıtlamak zorunda kalınca odaya giren papazın rol icabı “… Pis ellerini… ” öpmek zorunda kalır.

Metindeki tarihi gerçekliğin (Plevne kuşatması ve yarma harekâtı) final sahnesi ayrı tutulmak üzere hikâyenin gelişimi açısından direk etkili olmadığını daha önce söylemiştik. Final sahnesini ayrı tutulmasının sebebi ise Burak’ın okuyucuyu şaşırtacak şekilde – ki ben okuduğumda oldukça şaşırmıştım ve bir anlam verememiştim- tüm karakterlerini öldürmesidir. Yarma harekâtı ile kuşatma kırılmıştır ancak Plevne’de artık Rus bayrağı dalgalanmaktadır. Yani gerçek hikâye sona ermiştir ve kurmaca da bu gerçek sona uygun bir şekilde bitmek zorundadır.

Türkiye’de tarihi çizgi romanın gelişiminde önemli bir durak olan Ratip Tahir Burak’ı ayrıcalıklı kılan seçtiği konular ve çizgisinin orijinalliği idi. 1961 yılında İstanbul’dan CHP milletvekili seçilip Ankara’ya taşındığında bile çizmeye ara vermeyip çizdiklerini günü gününe uçak postası ile İstanbul’a gönderen Burak, Türk çizgi roman tarihi içerisindeki yerini titiz çalışmasına ve çizgi roman aşkına borçlu olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz



En Son Eklenen 5 İnceleme

James Bond Çizgili Romanları
07.12.2009
James Bond, son yüzyılın popüler mitlerinden biri. Türkiye’de polisiye romanın en ünlü araştırmacısı sayılan Erol Üyepazarcı, Bond’u çizgi romanlarına da değinerek irdeliyor. ...

Rh+ ve Yayınlanan Çizgi Romanların Listesi
22.01.2009
1993 yılında çıkmış, kısa ömürlü çzigi roman dergilerimizden biri olan RH+ ile ilgili bir döküm yayınlıyoruz....

Hakkım Sana Haram Olsun
16.12.2008
Mizah dergilerimizde tefrika çizgi roman geleneği neredeyse unutuldu. Hakkım Sana Haram Olsun, bu geleneğin son örneklerinden başarılı bir siyasi çizgi roman....

Fevkal Beşer
06.12.2008
Memo Tembelçizer’in Penguen dergisinde “Geçmiş Zaman” adıyla yayınlanan köşesinde önceleri günümüzün dünyasının bundan yaklaşık 100 yıl önceki Osmanlı İmparatorluğuna taşı...

Persepolis: Kederli Kahkaha
25.11.2008
Persepolis, İranlı Marjane Satrapi’nin Fransızca yayımlanmış otobiyografik çizgi romanı. Yakın zamanda çizgi film uyarlaması ülkemizde de gösterime giren Persepolis, yayımlandığ...