Salı, Şubat 23, 2010

That Salty Air


Tim Sivert, 1983 doğumlu genç bir auteur. Grafik roman neşreden Top Shelf Production yayınlamış That Salty Air’i (2008). Naif ve samimi bir anlatımı var, çiniyi iyi kullanıyor, karelemesinde sıcaklığı okuyucuya yansıtabilme maharetine sahip, şurası kesin ki çok daha iyi işler çıkaracak ileriki yaşlarında. Okyanus kıyısında yaşayan genç bir çifti anlatıyor bu hikâyesinde. Doğum sevinci ve ölüm yası arasında gelişen bir öğrenme anlatısı diyebilirim. Çok başvurulan bir tema olan doğanın ruhu gibi, okyanusun canlıları da dahil oluyor gelişmelere. Okyanus neredeyse başrolde, hayal kırıklıklarını kucaklayan, öfkeye karşı kendini açmayarak yanıt veren bir “canlı” olarak kendini varediyor. Hugh’un annesinin ölümü üzerine kahretmesi, duygusal savrulmalarını yanıtlıyor doğa. Bu türden insancıl bir tema ister istemez Craig Thompson’u andırıyor, lafın özü hoş bir albüm.

Etiketler:

Pazartesi, Şubat 22, 2010

Panopticum


Thomas Ott’un (Tott) bir başka albümü Panopticum’dan söz edeceğim. Genel ortalamasına bakıldığında çok sayfalı bir albüm bu. Bir sirke eğlenmek için gelen küçük bir kız, elindeki sınırlı parayla Sinema Panopticum adlı hikâye odasına giriyor. Odada beş adet video oyunlarını andıran kasa var. Küçük kız, her bir kasaya para atarak gösterilen hikâyeleri izliyor. Hikâyelerdeki kahramanlar, sirkte bir biçimde karşılaşılan ziyaretçiler. Tott’un üslubuna uygun ölümlü-tekinsiz-snap ending anlatılar bunlar. İlahi adalet ve Tanrı metaforu olarak kullandığı göz çizimini sinema salonunun logosunda ve kasalar üzerinde de görüyoruz. Hikâyeler de naturalist bir neden sonuç ilişkisine dayanıyor. Konuşulması gereken aslına bakılırsa yine hikâyeler değil. Çünkü sadece görselliğe dayandığı için atmosfer tahkiyenin önüne geçiyor ister istemez. Basitleştirmek zorunda, naturalizme başvurması da bu yüzden . Öte yandan basitleşmek derken bir vülgerize ettiğini söylemiyorum. Sabırlı ve estetik olan sayısız sayfası var Tott’un. Karanlık hikâyeleri seviyor, umutsuz, çaresiz, birbirini yemeye hazır insanlar resmediyor bize.

Etiketler:

Pazar, Şubat 21, 2010

Dead End


Thomas Ott, 1966 doğumlu İsviçreli bir çizgi romancı. Almanya/Almanca üzerinden şöhret oldu sayılabilir ama çalışmalarında balon kullanmadığı için dil çok da önemli olmadı başarısında. Örneğin Dead End albümünde yer alan iki ayrı hikâyeden biri ilk kez Fransa’da diğeri Almanya’da yayınlanmış, albüm Belçika’da çıkmış. Tarz olarak bizdeki tanımlamayla Korku dergisi hikâyeleri anlatıyor. EC’den bu yana süregelen geleneğin bir parçası anlattıkları. Tekinsiz bir dünya, kötülükle dolu insanlar, bitimsiz ihtiraslar, ölme ve öldürme üzerine kurulu tahkiyeler vs… Ott’un asıl çarpıcı yanı sabırlı çizgilerinde. Batı Avrupa gravürünü, 19.yüzyıl kitap resimleme sanatını andırıyor kareleri. Özenli, dikkatli, çarpıcı, göz alıcı bir çinisi var. Benzersiz de geliyor insana tanıdık da, bu ilginç. Albümlerini okudukça yeni yorumlar da yazmaya niyetliyim.

Etiketler:

Pazartesi, Şubat 15, 2010

Kritik Şekerim Pek Kritik…

Yakın zamanlarda gördüğüm en esprili albümlerden biri Key Moments from the History of Comics (Beguiling Books). 2004 tarihli çalışma François Ayroles imzasını taşıyor. Fransa dışına çıkması, Toronto Çizgi Roman Festivaliyle olmuş, İngilizce olarak 2009 yılında basılmış. Anlayacağınız taze bir kitap, iç sayfalarda tanıdık bir isme, Jean Pierre Mercier’e teşekkür edilmiş. Albüm, tam sayfa karikatürlerden oluşuyor; çizgi roman dehalarının hayatlarındaki kırılma noktalarıyla ilgili eğlenceli yorumlar yapılmış. Sonraki keşif ve başarılarına neden olan “an”lar resmedilmiş demek daha doğru. Güzel tekrarlar yapılmış, bazen öyle hınzırca şeyler söyleniyor ki o çizer hakkında bir parça dedikodu bilmek gerekiyor. Mad, Raw ve Heavy Metal’in aynı kartonlarla yorumlanması güzel tekrarlardan biri. Forest’in erotizme meyli ya da Giraud'un “nefes” aralıkları, Chris Ware’ın Sevgililer Gününde Charlie Brown’a gönderdiği mektup, dernek toplantısında erkek çizerlerin kenarda toplaşarak danseden kadınları seyretmesi hoş ayrıntılardan bir kaçı. Ayroles, bildiğim bir çizer değildi, ironisine bayıldığım için başka işlerini de arayacağım.

Etiketler:

Pazar, Şubat 07, 2010

Lale Bahçelerinden Fransız Sokaklarına

(…)Kemal Siyahhan’ın Leman Yayınlarından çıkan Lale Bahçelerinden Fransız Sokaklarına- Bir Bilinçaltı Turu adlı albümü farklı çizgi romanlardan. Çizgi ve anlayış olarak farklı iki sanatçının Can Barslan ve Ender Özkahraman’ın arka kapakta yer alan yazıları da bu farklılığı işaret ediyor. Barslan, Siyahhan’ın 3,5 yıl delice uğraştığı çalışmaya duyduğu saygıyı vurgulayarak okuyucuyu çağırıyor “İster sinema salonunda film izler gibi, ister resim sergisinde tablolara bakar gibi değişik tadlar alarak okuyacaksınız bu kitabı”. Özkahraman ise kitabı yayına hazırlamış, Siyahhan’ın daha önce çıkan bir çalışmasını ve yine bu kitabı tanıtıcı yazılar da yazdı. Üç ismin zamanında çıkmış Deli dergisinde bir arada çalıştıkları, ortak bir geçmişleri olduğu da yazılıyor. Özkahraman, “kendine mesele olarak seçtiği konu yüzünden dahi tebrik etmek” gerektiğini söylüyor. Barslan çalışma için “sanat eseri” tanımını da yapmış. Takdir ifadelerinin tamamını ortak geçmişten kaynaklanan yaşanmış anıların hatırına sayarak anlamlandırmak haksızlık olur, nasıl akılda tutmamız gerekiyorsa.

Siyahhan’ın çalışmasının en önemli özelliği anlattığı hikâye ile ilgili. Başta Orhan Pamuk’un Beyaz Kale’si olmak üzere Doğu-Batı sorununu işleyen tarihi romanları epeyce hatırlatıyor anlattıkları. Ama yerli çizgi romanda bu konulara değinen olmadığı muhakkak... Oldukça yavaş bir kurgusu var, özellikli bir yavaşlık elbette. Hikâyenin seyrini –gerçeklik vehmini- bozan ara bölümleri var, alt başlıkta geçen “bir bilinçaltı turu” bu bölümlerde anlam kazanıyor. Hikâyenin son bölümlerinde Doğu’yu, Batı’yı, yazarı ve bugünü temsil eden tiplemeler öne çıkıyor; başlangıçtaki tarihi gezi tekrar anlatılmamak üzere bitiyor. Siyahhan’ın çizgisini bilmeyenler üslup olarak hikâyeyi tamamlayacak bir tercihte bulunduğunu düşünebilirler. Batı resminin perspektif derinliği ve anatomik ayrıntıcılığından çok kimi zaman minyatürlerdeki perspektifsizliği andıran naif bir çizgisi var Siyahhan’ın. Dikey perspektiflerinde canlı ve parlak ışıklar da kullanarak renk zenginliği de yaratmış. Ancak Siyahhan’ın desenle ilgili sorunları var, hikâyeyi anlatamadığı-kurgu açısından devamlılık gösteremediği karelerle sıkça karşılaşıyoruz. Lale Bahçelerinden Fransız Sokaklarına albümünün iddiası çizgiden çok hikâyeden çıkıyor demekten yanayım, gerçi orada da sorunları yok değil. Her şeyden önce çok sayıda dilbilgisi hatası mevcut, anlam bozukluklarının yanı sıra de/da ayrımının yapılmadığı cümlelerle karşılaşılıyor. Bu tür özensizliklerle yüzleşince “sanat eseri” iddiaları içeren farklılık söylemi de havada kalabiliyor. Çünkü Türkiye’de çizgi roman yakın tarihlerde makûs talihini belli ölçülerde aşabilmişse de okur-yazar olmayan yayıncıların elinde bozuk bir Türkçeyle tüketilmiştir. Yazıya başlarken zikrettiğimiz “çizgi romanın edebi bir değeri var mıdır?” sorusunun bırakın cevabını soru(n) sayılması abes sayılmıştır bu sebeple. Albüm, bu çerçevede çok da farklı değil, kuşe kâğıt, kalın kapak, renkli baskı dili aksaklıklarından kurtaramıyor.

Yine de Siyahhan’ın örnek olması gereken saygıdeğer bir çabası var. Türkiye’de çizerler para almadan çizmeye pek yanaşmazlar. Herhangi bir dergide/gazetede daha önce yayınlanmamış (telifi alınmamış) bir çizgi romanın albüm olarak yayınlanması o kadar nadirdir ki istisnalar bir çırpıda sayılabilir. Bir başka deyişle şairlerin, romancıların ve hikâyecilerin yıllardır yaptıklarını çizerler-çizgi romancılar neredeyse hiç yapmamışlardır. Siyahhan yazıldığı gibiyse eğer en az üç buçuk yıl uğraşarak madden karşılığını alamayacağı bir albüm yapmış. Dilerim başkalarına örnek olur…[Yeni Serüven 2’de yer alan aynı başlıklı Levent Cantek yazısından alıntı]

Etiketler:

Pazar, Ocak 24, 2010

Metal Hurlant

Metal Hurlant, Ocak 1975’te Fransa’da çıkmaya başlamış, çizgi roman dünyasını gerçekten etkilemiş bir dergi. Örneğin bugün Amerika’da yayınını sürdüren Heavy Metal tarz ve biçim olarak derginin devamıdır. Yakınlarda derginin ilk sayısını gördüğüm için şöyle söyleyebilirim: Heavy Metal, ilk dönemlerinde birebir izlemiş Metal Hurlant’ı, röportaj ve yazılar (bazen hikâyeler) hariç sahiden Amerikan versiyonu olmuşlar. Diğer yandan yine anlaşılıyor ki Metal Hurlant da özellikle bilim kurgu ve fantastik literatürüne ilişkin referansları nedeniyle hayli Amerikalı bir dergi. O günlerde bu türden deyimler kullanılmazdı ama her iki de global/glokal etkileşiminin birer sonucu olarak duruyorlar. Metal Hurlant, Heavy Metal kadar uzun ömürlü olmadı, ticari olarak çok satan bir yayın olamadığı söyleniyor ama dergiyi vareden Dionnet, Farkas, Moebius, Druillet gibi üreticiler düşünülürse hayatla ilgili farklı tercihleri olan, tecimsel kaygıları ve hatta maişet dertlerini umursamayan “gençler” olmalarının önemli bir etken olduğunu da eklemek gerekiyor. Devamlılık göstermeyen kopuk kopuk üretimleri yapıyorlar o yıllarda. Bazen şaşırtıcı ölçüde yoğun bazen küskünlükle neredeyse hiç… Hal bu olunca rotatifler beklemiyor, üretim düşünce dergiler vasatlaşıyor, geriliyor. Belki heyecanlarını yitiriyorlar…

Metal Hurlant’ın ilk sayısında Fransa-Belçika ekolüne-mainstream olana yönelik hissedilir bir karşı çıkış görüyoruz. Her şeyden önce çini mürekkebi, siyah-beyaz öne çıkartılıyor. Herge’in az çizgili, parlak renklere dayalı yumuşak anlatısının yerine farklı bir karelendirme, sayfayı bütün olarak tasarlama gibi tercihlerde bulunulmuş. Konu seçimleri zaten tahmin edilebilir, endüstrinin “çocuk okur” dayatmasıyla didişiliyor. Otuzbeş yıl geçmiş üzerinden…Çizgi roman bugün çok farklılaştı ama o günlerdeki bir farklılık hemen göze çarpmış, hemen tüm dünyada sahiplenilmiş. Metal Hurlant benzeri dergiler uzun yıllar pek çok ülkede yayınlandılar.

Etiketler:

Cumartesi, Ocak 09, 2010

Etkileyici Bir Grafik Roman

(...) önemli bir çizgi roman, hayır şöyle söylemeli: dünyada grafik roman denildiğinde hemen akla gelen albümlerden biri, Joe Sacco’nun Filistin’i (İthaki Yayınları, 2009) yayınlandı. Grafik roman kavramı doğru - yanlış bizde de kullanılıyor, hoş benzer bir yorumu örneğin Amerika için de yapabiliriz. Son otuz yıldır (çizgi romanın İngilizcedeki karşılığı olan) “comics” nitelemesinden rahatsız olan, estetik, içerik ve biçim olarak farklı hikâyeler anlattıklarını düşünen kimi üreticiler yeni bir adlandırma arayışına girdiler. Bu çabanın çeşitli kitaplar, manifestolar ve tartışmalarla geliştiğini belirtmeye gerek yok. Üreticiler ısrarla “comics” yapmadıklarını iddia ederken çalışmaları için “pictura novella”, “picto-fiction”, “illustories” gibi çeşitli isimler önerdiler. Harvey Pekar, çizgi romanın hayattan kopmamasını, “gündelik hayatın esasını” anlatması gerektiğini savunuyordu; bir başka önemli “auteur” Will Eisner “sanatsal öze” dönmekten yanaydı, çizgi romanın bir ardışık sanat (sequential art) olduğunu belirtiyordu. Tüm adlandırmalar içinde grafik roman (graphic novel) deyişi yaygınlık kazandı ve temelindeki entelektüel iddiaya rağmen ticari bir tür-kategori olarak yayıncılık dünyasında benimsendi.
Yazının tamamı için link

Etiketler:

Pazar, Ocak 03, 2010

Adios Brindavoine

Tardi'nin 1914 yılında geçen Adios Brindavoine albümüne bakarken rastladım. Bir kaç sayfası İstanbul'da geçiyor. Fotoğraflardan faydalanarak çizildiği anlaşılıyor. Tardi'nin renkli çalışmaları ilgimi çekmediğinden dikkat etmemişim. Çini mürekkebini kullanırken gösterdiği mahareti renkli çalışmalarında gösteremediğini düşünüyorum. İstanbul sahnelerinin devamı yok değil, sonra kahramanlar arabayla yola çıkıyorlar. Tahmin edebileceğiniz gibi develer, çöller, kuraklıklar vs ile karşılaşıyoruz. Bu klişeleri ve kolaycılığı bir kenara koyarsak Tardi, oryantalist bir serüven hikâyesi nasıl anlatılırsa aynen o trüklere başvurmuş. Aksiyonu ve entrikası bol bir çalışma çıkartmış.

Etiketler:

Cuma, Ocak 01, 2010

Watch your...

Joe Sacco’nun gerçekten önemli bir çizgi romanı yayınlandı geçtiğimiz günlerde. Filistin, gerek grafik romanın gerekse siyasi çizgi roman türünün ilk akla gelen albümlerinden biridir. İleride daha ayrıntılı yazacağım ama hemen gözüme çarpan bir çeviri dikkatsizliğinden söz etmek istedim. Albümü orijinaliyle kıyaslamış değilim, tek bir örnekten yola çıkarak haksız bir sonuca varılsın istemiyorum. Cartoon, graphic novel, comics gibi isim ve nitelemelerin nasıl çevrildiğini merak ederken rastladım bu dikkatsizliğe. Yine geçtiğimiz günlerde yayınlanan Spain Rodrigez’in çalışmasının orijinal adı Che: A Graphic Biography olmasına rağmen bizde Che-Biyografik Çizgi Roman denmişti. Graphic Novel ve Comics kullanımı dışarıda da çok karıştı. Filistin albümünde nasıl bir çevirmen tercihi olmuş diye bakarken şöyle bir cümleye rastladım: “Watch your local comic-book store”. Sacco okuyucusu ile konuşurken önemli bir çalışma yaptığını, tamamladığında büyük bir eser ortaya çıkacağını filan söyleyerek kendini gaza getiriyor ve ardından yukarıdaki sözleri sarfediyor. Şöyle çevrilmiş: “Çizgi romancınıza sorun arada bir”. Değil tabii… Çocukluğumda çizgi roman dergilerinin genellikle son sayfalarında çıkan ilanlarda “Bayiinizden ısrarla isteyiniz” yazardı. Çeviri hem yanlış hem de Sacco’nun yapmak istediği ölçüde narsizmini de mizahileştiremiyor.

Etiketler:

Çarşamba, Aralık 23, 2009

Üslup ve Telif

Bir arkadaşım yukarıdaki resmi gönderip kim çizmiş olabilir, bu imzayı tanıyor musun diye sormuş. Doğrusu bilmiyorum kimin çizdiğini ama görür görmez bana birilerini andırdı. Meraklıları Buscema ve onun da öncüsü olan Raymond’u hemen söyleyeceklerdir. Özellikle Raymond’un 19.yüzyıl resimleme geleneğini, özellikle serüven edebiyatı kitaplarınınresimleyen önemli illüstratörleri üslup olarak izlediğini biliyoruz. Bu işin okulu olmadığı için rağbet gören tarz ister istemez yaygınlaşıyor ve o tarzı yineleyen herkes revaçta oluyor. Medya sahipleri, editörler, reklamverenler, okurlar ve son olarak çizerler bu tarzın yinelenerek yaygınlaşmasını sağlıyorlar. Medya mantığı gereği aktüel düşünüldüğünden Raymond’un öncülleri bir süre sonra hatırlanmıyor bile. Bir milad olarak onu gösteriyoruz veya yetmişli yıllarda Raymond tarihçiler dışında unutulmuştu, herkes Buscema’dan söz ediyordu. Gırgır’da Oğuz Aral gibi çizen yüzlerce çizer vardı, telif olarak karşılığı vardı. Aral önceki on yıllarda da çiziyordu ama bu denli etki yaratmamıştı. Üslup ve çizgi modalarını konuşurken yaygınlaşmayı belirleyen asal etkenin telif olduğunu kolay unutuyoruz.

Etiketler:

Pazar, Kasım 15, 2009

9

Neredeyse bir yıldır Tim Burton ve Timur Bekmambetov'un katkıda bulunduğu 9 adlı bir animasyondan söz ediliyordu. Filmin fragmanları aralıklarla dolaşıma sokularak hatırı sayılır bir ilgi de yaratılmıştı. Sonunda anladık ki filme yapımcı olarak katkıda bulunmuşlar ve bu katkı, sınırlı bir maddi destekten de fazlası değilmiş... Film, moda deyimiyle apocalyptic bir çalışma. Makinelerle insanlar arası savaş sonrasındayız. Aşina olduğumuz bir ortam bu...Tek fark bilim adamının ruhunu katarak yaptığı ve her birinin sırtına bir numara verdiği oyuncaklar (!)... Makine ise Spielberg'in War of the Worlds (2005) ya da Meet The Robinsons (2007) filmlerinde gördüğümüz özelliklere sahip. Hikaye için söylenebilecek pek bir şey yok, Ne yeni ne de bak güzel bir ironi yapılmış dedirtecek bir malzeme var. Ama film görsel olarak gerçekten güzel sahnelerle dolu. Filmi izlettiren de bu görsellik zaten...İzlemek gerek, "peki ya hikaye" sorusunu rafa kaldırarak izlerseniz üstelik, daha iyimser bir gözle filmden başka bir tad daha alabilirsiniz...

Etiketler:

Pazartesi, Kasım 02, 2009

Aslolan Hikâyedir, Anlatılan Senin Hikâyendir…


(...) Çizgi roman, günümüzde, Amerika dışında Fransa ve özellikle Japonya’da bir endüstri olarak varlığını sürdürüyor. Hemen her ülkede üretilse de global eğilimleri asıl olarak bu üç ekol biçimlendiriyor. Yetenekli üreticiler ancak bu “merkez” ülkelerde çalışma şansı bulabildiklerinde uluslararası itibar kazanabiliyorlar. Global dolaşım, pek çok sanat biçiminde olduğu gibi İngilizce ve festivaller dolayımıyla gelişiyor. Bugün, çizgi romanın en yoğun üretildiği ülke olan Japonya’nın, Japon çizgi romanı anlamına gelen manganın ulaştığı global ilgi yine İngilizce üzerinden gerçekleşebiliyor. İlgi çekici olan, bu yaygınlaşmanın dünya çizgi romanının yaşadığı küçülmeye deyim yerindeyse ilaç olması. Manga’nın, çizgi roman okurlarını artırdığı kadar değiştirdiği de söylenebilir, örneğin Amerika’da kadın çizgi roman okurunun artışı mangaların çoğalmasıyla ilişkilendiriliyor. Japonya’da oldukça sert rekabet koşullarında varolma savaşı veren manga, ister istemez farklı kesimlerden okuru yakalamaya çalışmak durumunda kalmış. Çok karakterli, türler arasında gezinen hikâyeciliklerinin en önemli gerekçesi bu olsa gerek. Şunu söylemek yanlış olmayacak, dünya çizgi romanın ana damarını, ilerleyen yıllarda asıl olarak manga (nitelik ve nicelik olarak) belirleyecek, bu aşikâr... Manga’ya gösterdiğim teferruatçı ihtimam Yordam Kitap’tan çıkan Kapital Manga yüzünden (...) [Birgün Pazar, 1.11.2009]

Tamamı için bkz

Etiketler: ,

Salı, Ekim 27, 2009

Olacakla Olmuşu Göstermek


Çizgi roman korkutur mu? Bir korku çizgi romanından söz ederken "Hiç korkmadım" türü serzenişler yapılır. Bana kalırsa çizgi roman çocuklar hariç birilerini korkutmakta çok da başarılı değildir. En azından bu korkuyu okurken yaşamayız. Yaşadığımız görsel çağ nedeniyle okuduğumuz bir sahneyi kabuslarımızda canlı kanlı görebiliriz ama bu bilinçaltımız için bir vesile olmaktan öteye gitmez. Bir kaç kez yazdım, çocukluğumda Teks beni korkuturdu. Sonraki yıllarda korkutmak için neyi öne çıkarttığını anlamak adına sayfaları incelediğimi farkettim. Yakın yüz ifadeleri, çatlamış göz damarları, kurumuş eller, sivri çeneler, kahkaha ve çığlık efektleri vs...Karanlık düşüncesi bile çocuğu korkuturken böylesi belirginleştirmeler yetip de artardı doğrusu...

Yetmişlerde öldürme sahnelerinin daha çok resmedildiğini gördük. Bizim çizgi romanımızda sert öldürme sahneleri vardır. Kafalar kopar, kılıç adamın karnında girer sırtından çıkar, kollar kesilir vs...Yakın zamanlarda dünyada, "gore" denecek türden sahnelerin dahi manstream anlatılara dahil olabildiğini görüyoruz.

"Hiç korkmadım" iddiası için korku çizgi romanı denildiğinde hemen akla gelen EC Comics dergilerinden iki kapak seçtim. Biliyorsunuz çizgi roman ardışıklık ilkesine dayanır, okur iki kare arasını kafasında tamamlar. Basit bir ilkedir. EC, kapaklarında ya olmuş olanı ya da olacağı bize gösterir. Adam elinde büyük bir baltayla kurbanın arkasındadır. Etraf karanlıktır vs...Baltayı vurmak üzere havaya kaldırdığını görürüz. Vuracak mı bilemeyiz, naif bir küçük karede bir elin tabancasıyla ateş ettiği de görülebilir. Katil o "son andaki" kurşunla vurulmuş ve o kurban (genellikle genç ve güzel bir kadındır) kurtulmuştur. Ya da makus talih, kadın suçluysa ölecektir. Kapak bize o gerilimli ayrımın arifesini gösterir. Veya katil baltayı indirmiştir. Katili ve kanlar içindeki kurbanı izleriz. Korkulan olmuştur, kurban (bu kez genellikle erkektir, ölümü hakettiği iddia edilmektedir hikayede) kanlar içinde yerdedir. Dehşetle izleriz sahneyi... Siyah kadar kırmızı da belli eder kendini...

Bu iki seçenek de hikayenin ana sahneleridir. İyi çizilmezse hikaye istediği etkiyi kuramaz. Bu sahneler bana korkutmaktan çok tedirgin etmeye, bir tür dehşet hissi uyandırmaya yarıyor gibi gelir hep. Hikayelerin arkaplanındaki ilahi adalet hissi ise katarsisi sağlar. EC'nin yarattığı rahatsızlık, kan dökmeyi meşrulaştırması, iyi kötü dengesini bozması ve bu muğlaklığı normalleştirmesinde yatıyor. Psikologlara, ebeveynlere ve öğretmenlere "korkunç" gelen asıl buydu...

Etiketler: , , ,

Çarşamba, Ekim 21, 2009

Gazete

Güzel bir Crypt kapağı. Sokak, salaşlık, ışık ve gölge dengesi...Kurtadam ve genç kadın, çöpten karnını doyuran kedi...Bu kapağın çeşitlemeleri de yapıldı. Tüyleri diken diken olmuş, kaçmakla korkmak arasında Kurtadama ya da bir başka yaratığa bakan kediler de kullanıldı. Benim ilgimi çeken yerdeki gazete...Crypt tarzı filmlerde kamera "tam o anda" gazetedeki manşete odaklanır ve müzik yükselir...Amaç dehşeti ve tedrginliği artırmak olduğu zoom ve sert bir müzk öne çıkar...Gazete manşeti, kitlesel bir tedirginlik olduğunu göstermek, dehşeti pekiştirmek için kullanılır. Gazete bu denli etkili, gerçekle bu denli ardışık bir hızda mıdır sorusu ya da şüphesinin hikayenin kendi gerçekliğinde çok da anlamı yoktur. Şimdilerde televizyon bu işlevi görüyor: Tekinsiz ya da suçlu olanı tv haberleri ile ifşa ediyorlar, muğlak olan her ne ise onu netleştiriyorlar. Hikayedeki gazete unsuru gerçeklik vehmini güçlendirmek için önemli. Karındeşen Jack meselesinde olduğu gibi bizatihi gazetelerin hikaye üreticisi gibi davrandığı sorgulanmıyor pek. Mantık, medyanın gücünü abartmaya yönelik...Kapak hem hikayeyi anlatıyor hem de bir sonraki "kare/zaman diliminde" ne olacağını düşünmeye sevk ediyor. Kurtadam kadına saldıracak mı? Yoksa kadın çaresiz Kurtadamın sevgilisi mi? Gazete şehrin tedirginliğini ve başka kurbanlar olduğunu da vurgulayarak bizi terörize ediyor. Güzel işte...

Etiketler: ,

Salı, Eylül 29, 2009

Ustura Kemal: Yiğidi Bıçak Kesmez

Haldun Sevel’in Ustura Kemal dizisi bugün yayınlanmıyor, yetmişli yıllardan itibaren aralıklarla da olsa çeyrek asır gazetelerde yer almıştı. İstanbul Kabadayılığı mitine dayalı olan çalışmanın çizgi olarak farklılığı Sevel’in kendi çektiği özgün fotoğrafları kullanmasıydı. Her sayfasında mutlaka üst yazılı iki kare yeralırdı; Sevel, nedeni gerçeklik hissini artırmak veya çizgiyi fotoğrafa yaklaştırma çabası olabilir çiniyi sulandırdığı lavi tekniğiyle resmetti karelerini. Fotoğraf ayrıntısında belgeselci-gerçekçilik çabası 20.yüzyılın ilk yirmi yılında geçen hikâyelerinde de kendini hissettiriyordu. Kabadayı jargonu, ritüel ve meselleri Ustura Kemal hikayelerinin kaynağını oluşturuyordu. Özellikle Refi Cevad Ulunay’ın konuyla ilgili kitap ve yazılarının Ustura Kemal hikâyelerinde ağırlıklı bir yeri olduğu söylenebilir. 1997 yılında Arba Yayıncılıktan çıkan Yiğidi Bıçak Kesmez albümü tipik bir kabadayı hikâyesi. İftiralar, arabozucular, kavgalar, bilek güreşleri, racon kesmeler, dedikodular vs anlatılıyor. Albüm çok kötü basılmış, kalitesiz film kullanıldığından sayfalar oldukça silik ve okunmuyor. Çizgiler Sevel’in tarzını seviyorsanız mesele değil, ancak karelerin hepsinde bol portre ve yakın yüz çizimleri kullanılıyor. Tiplemelerin belden aşağısı çok az karede görülüyor, sinematografik açıdan hep kamera önünde konuşan-yakın plan çekimler izliyor gibiyiz. Bazı çizimlerin antiskop yoluyla farklı karelerde yenilendiği görülüyor. Ustura Kemal’i okutan sanıyorum ki İstanbul kabadayılığına ilişkin ebedi dile ve anlatıma nüfuz eden hikâyeciliği. Çizgiyle ilgili eleştirilerimize rağmen emek içeren, özverili kareleri de yok değil. Çoğu Ustura Kemal hikâyesi gazete arşivlerinde “tozlandığı” için Yiğidi Bıçak Kesmez yine de meraklılarının araması gereken bir albüm.

Etiketler:

Cumartesi, Ağustos 29, 2009

Dik Saçlı Haytanın Laneti


(...) Bülent Üstün, çok küçük yaşlardan itiba­ren mizah dergilerinde çizmekte olmasına kar­şın, dergi editörlerince yaşıyla çizdiklerini kar­şılaştırarak, okurları etkileyecek düzeyde “ola­ğanüstü”, “deha!”, bu yaşta bunu çiziyorsa ile­ride ohooo!” pohpohlamalarını, takdimlerini yaşamadı. Böyle bir başarı paradigmasına hiç dâhil olmadı. Kimi yaşıtlarına yapıldığı gibi on­ların imzalarının yanında belirtilen (18), (19) tü­rü yaş göstergesi traji-komik rakamlarla kapita­listçe “sunulmadı” ve “kullanılmadı”. Yani Bülent, hiçbir zaman “mucize adam balonu” olma­dı. Sessizce, kendince, reklamsız çalışıp durdu. Çalışma ortamı, kimi mizah dergilerinin aksine küçük yaşlarda kendisiyle yakından ilgilenen işi­nin ehli insanlarla doluydu. Gerçi Bülent'in mizahını etkileyen insanlar hep derginin dı­şındaki isimler ve çizgiler oldular. Ama mi­zah anlayışları, hayat gaileleri ve nihayetin­de yetişme tarzları kendisine göre hayli farklı olsa da iyi birer insan olan “usta-abiler”le çalıştı. Bu profesyonel çalışma koşulları, işe saygı ve olmazsa olmaz mesleki hassasiyetler onun çizgi üslubunun hangi doğrultu üzerinde gelişeceğini belirliyor­du. Bülent, çiniyle oynamayı seven, kontürleri, backgroundu özenle betimleyen çizerlerden. Etkilenmeleri üzerine düşü­nüldüğünde, onu, Kemal Aratan'ın Li­mon 'daki ilk dönem çizgilerine, Fransız Vilma'ya ve Amerikan underground çizgi­sinin olağanüstü zirvesi Robert Crumb'a yakın sayabiliriz (...)

Yazının tamamı için link

Etiketler:

Salı, Ağustos 18, 2009

Bakın şu ilana...

Bir süre önce blogta Süpermen'in radyo temsilleri hakkında bir yazı yayınladık. Süpermen'in ilk serüvenlerinden oluşan bir albümü tararken rastladım yukarıdaki ilana. Farklı bölge ve eyaletlerde -Amerikalılar devlet diyorlar- yayınlanan radyo temsillerinde hangi firmaların sponsor olduğu belirtilmiş. Yirmi yıl kadar önce bir yazı yazmış, çizgi romandan endüstri olarak söz etmiş, bir hocam da haklı olarak ancak sanayi kolu olarak söz edebileceğimi söylemişti. Yapılan ayrıma hep dikkat ederim. Bu ilan çizgi romanın endüstri olduğu bir ülkede yayınlanabilir ve bu kadar çok sponsor ancak böylesi bir endüstriye sahip olan ülkelerde bulunabilir. Biz nelerle uğraşıyoruz diye hayıflanmayacağım ama yaralayıcı olan şu: ilana dikkat edin, tek bir şehir yok. Farklı şehirler, farklı sponsorlar, farklı bir pazar....Oysa biz, İstanbul merkezli bir hayat yaşıyoruz, bu bile tıkanmasının göstergesi... Bütün dergilerin ve bütün kitapların İstanbul'da çıktığı bir hayat...Tamam, kabul! Amerika ile nereyi kıyaslasanız, böylesi bir uçurumla karşılaşırız, bunun da farkındayım...Ama sabah sabah takıldı işte gözüme...

Etiketler:

Çarşamba, Temmuz 15, 2009

Joel Houssin ve Liberatore

Joel Houssin adlı bir polisiye yazarı vardır. Başka türden işler de yaptı, örneğin bilim kurgu ya da fantezi türünde de yazdı ama en azından bana kalırsa kara polisiyecidir. Sert suçluları, cinnetin eşiğinde duran kahramanları vardır. İzleyenler olabilir, Vincent Cassel ve Monica Belluci'nin oynadığı Doberman filmi onun romanından uyarlanmıştır, senaryoyu da o yazmıştı. Geçtiğimiz günlerde Dobermann'ın seksenli yıllarda çıkan aynı adlı romanının kapağına denk geldim. Bu arada Houssin, 1953 doğumlu, pulp romanlar yazmaya çok erken yaşlarda başlamış. Kapaktaki çizgi tanıdık geldiği için dikkatimi çekti. Ranxerox'un büyük çizeri Liberatore'nin çizgileriydi bunlar...Eğer Ranxerox'u biliyorsanız, Liberatore'nin Dobermann'ın kapağını boşuna çizmediğini anlarsınız. Tuhaf biçimde bir aura benzerliğine rastlayacaksınız. Severek ve isteyerek çizdiğini düşündüm. Hikayedeki şiddet, onun çok sevdiği grotesk sertlikle birebir uyumlu çünkü.

Etiketler:

Salı, Temmuz 14, 2009

Zort!


Düşlerinde o yürürken bitap düşen azgın bakireler. Memo Tembel-çizer, miki filmlerinin Türkçe dublajı; pipisini amcalara gösteren çocuk, Nam-ı Kemal. Kasık sıcaklığında yaşayan mürekkep balığı. www.torno.edu.tr.

Etiketler:

Pazartesi, Temmuz 06, 2009

Normandiya ve Pratt

Pratt'ın Normandiya Çıkartması ile ilgili bir hikayesi. Bir dergi için hazırlandığından metne epeyce yüklenilmiş, bir belgesel havası verilmiş. Böylesi metin ağırlıklı bir hikayede ilgimi çeken bir sayfa tasarımından söz edeceğim. Oldukça klasik bir frankofon biçemi taşıyor sayfa. Açılış ve sayfa sonu geniş kare kullanılmış. İlk karede ne olduğunu anlıyoruz, sayfanın sağına yakın-bel çizimi ile bir asker yerleştirilmiş. Hem kahramanı tanıyoruz hem de praşütçülerin inişini geniş bir çizimle görüyoruz. Bir sonraki kare estetik bir siyah-beyaz oyununa dayandırılmış...Daha sonraki karede kahramanı izliyor ve iç düşüncelerini okuyoruz - düşünce balonunu demode bulanlar vardır, batıda epeydir tartışılıyor. Klasikçiler düşünce balonunun çizgi romanın üstünüğü olduğuna inanıyor; buna karşın çizgi romanı basitleştirdiğini iddia edenler de var-Farklı pek kullanılmayan bir açıyla yukarıdan aşağıyı görüyoruz, en son karede de nereye indiklerini (veya bir önceki karede yukarıdan gördüğümüz evi, yerden yukarıya dıoğru bir bakışla- geniş açıyla paraşütçüleri de görerek izliyoruz. Son derece basit, ne istediğini bilen bir sayfa düzenlemesi bu... Nerdeyse elli yıl öncesinden...Çizer kendini öne çıkartmıyor, bütün vurgular hikayeye-anlatıya sarihleştirmeye dayalı...

Etiketler: ,

Pazar, Haziran 28, 2009

Strip Blues

Berardi-Milazzo işbirliğiyle çıkan kısa bir hikâye. Ken Parker'den hatırlayanlar olacaktır. Berardi senaryolarında notalar pek çok kez karelere eşlik etmiştir. Striptease yapan iskelet müzik eşliğinde "et"lenir-giyinir (soyunur) ve sonra derisini yüzerek tekrar soyunur, başa döner, iskelet olur. Final karesinde (hepi topu 3 sayfadır hikaye) ad libitum yazar. Bir müzik terimi olarak spontan- tempoya göre (istenildiği biçimde) çalma-icra etme anlamına gelir bu ifade. Ama bir ziraatçiye sorsanız hayvana istediği kadar (serbest) yem vermek anlamına da gelir. Et meselesini o sebeple belirginleştirdim.

Etiketler: ,

Perşembe, Haziran 25, 2009

Doktorun Kızı

Büyülü Rüzgar 81'i, Mavi Kan adlı hikâyeyi okuyorum. Ortiz çizmiş, hızlı çizdiği anlaşılıyor. Senaryo, benim hep hoşuma giden bir fikre dayalı. Poe, bir gazete için Büyülü Rüzgar hikâyesi yazıyor, daha doğrusu anlatıyor. Dinleyicilerin görüşleri, gerçek ile kurgunun tartışılması, edebi olduğu kadar ironik göndermeler yapılmasını sağlıyor. Yazarlık ve okur tepkilerinin yorumlandığı esprili bir hikaye diye özetleyebilirim. Okurken ilgimi çeken bir ayrıntı oldu: Şerif, dava için kasabaya gelen Hakim'e ne olup bittiğini anlatıyor, yukarıdaki karede. "Bir zenci, doktorun kızını öldürdü" diyor Şerif. Westernler erkek anlatısıdır, işin içine kadın karışırsa bir aşk-ihtiras meselesi çıkar ortaya. Erkekler değil ama kadınlar boşuna ölmezler. Kadınların ölümü bir nedene dayanmalıdır ve o neden senaryonun anahtarlarından biri olur. Sonraki sayfaları okuyunca anladım ki ölen doktorun kızı değil oğluymuş, sadece ve sadece yanlış yazılmış. Böyle bir yanlışlık orijinalde olabilir, çeviride veya kaligrafi de olabilir. Ben kendime güldüm, okurken tahminlerde bulunmayı seviyorum. bir yanlış yazım bana neler düşündürdü.

Etiketler:

Çarşamba, Haziran 24, 2009

Tengiz

Doğan Kardeş dergisinin yayınladığı üç yeni (önemli) çizgi roman var. Birisi aralıklarla değindiğim Blacksad, diğeri Jacamon ve Matz'ın Tetikçi (Le Tueur) çalışması ve bir diğeri Okko... Dergide western klasikleri ya da nitelikli başka işler yok demiyorum ama bu üçü çok konuşulan çalışmalar... Tengiz, diğer işler kategorisinden... Tarek - Aurélien Morinière çalışmasının bir ürünü. İkilinin farklı çalışmaları da var. Tengiz, sanıyorum, tarihi bir çizgi roman olduğu için seçilmiş. Çalışmanın ismi dahi bize yabancı gelmiyor, Şahap Ayhan'ın Tercüman Çocuk'ta Flash gordon'u temel alarak yıllarca sürdürdüğü aynı adlı bir çizgi romanı vardı mesela... Dergi, çizgi romanları kısa bölümler halinde tefrika ettiği için bir albüm tamamlandıktan sonra okuyorum. Tengiz'in ilk bölümü tamamlandı. Bildiğim kadarıyla Fransa'da üçüncü bölümü yayınlanmış durumda. Çok güzel çizilmiş sayfalar içeriyor Tengiz. Öyle ki insan, bu çizilmiş sayfalara bir senaryo yazıldığını düşünüyor. Haksızlık ettiğimin farkındayım, üçüncü bölümünden söz ettim yukarıda... Hikâye toparlanabilir, ne olup bittiği daha iyi anlaşılabilir belki. Ama ilk bölüm gerilimsiz, teatral "kral ve mahiyetinin siyaset konuşmaları" ile savaş sahneleri arasında geçiyor. Tengiz, soylular arasında süren bir iç savaşı anlatıyor. Şöyle de denebilir: Shakespeare'i izleyen Kurosawa filmlerini andırıyor...Albüm bittiğinde akılda kalan tek bir karakter kalmıyor...Güzel sayfalar, iyi seçilmiş renkler, görkemli savaş sahneleri ama o kadar....Yukarıda değindim, çizilmiş sayfalara senaryo yazılmış izlenimi veriyor insana... Çizer narsizmini öne çıkartan, sayfalarına hayran-hikayeyi unutan bir çizgi roman Tengiz. Bitirirken: Kral Conan'ın taht yolunda yaşadıklarını anlatan uzun hikayeyi hatırlayacaksınız, çok ama çok gerisinde kalıyor Tengiz.

Etiketler:

Pazar, Haziran 21, 2009

Taynikma

Taynikma, Beyaz Balina Yayınları tarafından çıkarılan bir çocuk kitabı dizisi. Dikkatinizi çekmiş olabilir, epeyce bir süredir Egmont, Disney ve Pixar'ın ünlü filmlerinin resimli kitaplarını yayınlıyor. Elbette yeni bir şey değil bu. Farklı tarafı, metinle birlikte kullanılan resimlerde çizgi roman tekniğinin kullanılması. Bir başka ifadeyle resimler, metni daha anlaşılır kılmak için kullanılmıyor. Metnin bir parçası olarak, metinlerarası geçişi de kolaylaştırıyorlar. Taynikma da benzer nitelikte bir dizi. 8-12 yaş arası çocuklar düşünülerek tasarlanmış. Yazar Merlin P. Mann, geçmişte Disney ve Pixar kitaplarına senaryo yazmış; çizer Jan Kjaer mangaka biçemini izliyor, olağanüstü değil ama gerek renk gerekse sahne seçimleri nedeniyle hayli başarılı. Hikâyeyse tipik bir "FRP"... Dizinin ilk kitabını okudum, orijinaliyle kıyaslamadığım için detaylı bir çıkarımda bulunamayacağım ama dile özen gösterilebilirmiş diyeceğim. Bir de balon yazıları ile metinde kullanılan yazı türünün aynı olması ilgimi çekti. İngilizcesi'nden görebildiğim örnek sayfalarda da aynı uygulama yapılmış. Oysa bana kaligrafide farklı bir punto ve harf türü kullanılsa daha iyi olur gibi geliyor. Muhtemelen okumayı kolaylaştırdığı düşünülerek böylesi bir tercihte bulunulmuş. Metin ve resmin uyumu-devamlılığı için teptipleştirilmiş...Ben aksini düşünüyorum...Bir de ilk kitabın adı Türkçe'de Gölgelerin Hükümdarı olarak seçilmiş, resme bakarsanız orijinali farklı... Pedagojik bir iddia içerdiğini düşündüğüm bu tercih da ilginç.

Etiketler:

Cumartesi, Haziran 20, 2009

Blacksad - Les Dessous De L'Enquéte

Blacksad, Doğan Kardeş Dergisinde yayınlanıyor. Yukarıda kapağını gördüğünüz albüm 2001 tarihli bir eskiz albümü. Üreticileriyle yapılan bir röportaj dışında eskizler, senaryo uyumunu gösteren sayfalar, taslaklar, arayışları gösteren çizimleri içeriyor. Çizer Guarinido, etkilendiği isimlerin bir listesini çıkarmış ama asıl olarak Uderzo, Disney ve Moebius'u işaret etmiş. Ibanez, Herman ve Prado ilgimi çeken diğer isimler... Albüm, daha iyiyi arayan özeni göstermesi bakımından gerçekten güzel bir çalışma olmuş. Estetik olarak iyi tasarlanmış. Sinema vurgusu-aurası nedeniyle negatif film imgesi kullanılmış kimi sayfalarda. Doğrusu onu çok anlamlı bulmadım ama kapaktaki pulp fiction estetiğine ilişkin tercih, ironisi ve niteliğiyle göz alıyor. Eğer diziyi sevdiyseniz elde etmeniz gereken bir albüm.

Etiketler:

Çarşamba, Haziran 17, 2009

Thorgal-Tanatloc’un Gözleri


Thorgal’ın yeni cildi çıkmış… Orijinal serinin 10, 11 ve 12. albümlerinden oluşan cilt Çizgi Düşler tarafından yayınlanmış. İlk ciltteki nitelik ve özen sürdürülmüş, bu çok sevindirici. Piyasa koşulları, baskı sorunları az şey değil, bir kez daha aşılmış olması güzel. Tanatloc’un Gözleri adıyla yayınlanan ciltte Thorgal’ın hikâyesini öğrenmeyi sürdürüyoruz. Aralıklarla değinilen geçmişiyle yüzleşiyor Thorgal. Senarist Van Hamme, özellikle yetmişli yıllarda Batı Avrupa’da popüler olan “Tanrıların Arabaları” mefhumunu temel almış, o anlaşılıyor... Antik uygarlıkların ve büyük dinlerin kökenini dünyaya gelen Uzaylılara atfederek açıklayan Erich von Däniken, bilim dünyasını olmasa da fantastik yazını epeyce etkilemiştir. Atlantis efsanesi, Mu Kıtası, Uzaylıların ilkel insan topluluklarına kültür getirmeleri, üstün meziyetleri nedeniyle tanrı ya da peygamber sayılmaları hep bu çerçevenin sık anlatılan trüklerindendir. Van Hamme, bu yaklaşımı ilham verici bulmuş olmalı ki, dış dünyadan gelen bir çocuğu Vikinglerin arasına bırakmış. Thorgal’ın unuttuğu geçmişini hatırlaması, uzaylı kötü adam babasıyla karşılaşması, oğlunun üstün niteliklerinin ortaya çıkması vs bu ciltte karşımıza çıkıyor. Benim ilgimi çeken Thorgal’ın fantastik niteliği değil. Panaromik detaylar, devamlılık, kare içi düzenlemeleri mutlaka güzel ama beni asıl, yolculuk teması ve kişilik çözümlemeleri etkiliyor. Arzu ve pişmanlık birlikte yürüyor. Mutlu olamama hali dikkat çekiyor. Herkesin bir duyguya yoğunlaşan hikâyesi var ve bu hikâyenin bütününü renklendiriyor. Basit ama zihin açıcı bir senaryo reçetesi bu…

Etiketler:

Pazar, Haziran 14, 2009

Nino, Amerika Macerası (1997)

Fırsat olmamıştı. Varlığını bilmekle birlikte okumamıştım. Şöyle bir önyargı taşıdığım için okumadığımı da itiraf edeyim. Nino'ya gelinceye kadar yayınlanabilecek o kadar çok frankofon çizgi roman vardı ki...Bu türden tercihlerin altında şunu ararım: "Tenten benzeri bir çalışma yayınlayalım." Yoksa Nino niye yayınlanır ki... Aslına bakılırsa Nino'nun üretimi de aynı mantığa dayalı. Ligne-clair tarzını izlemek, Fransa-Belçika ekolü ve geniş anlamıyla endüstri için önemlidir. Öte yandan yaptığınız işe bir yenilik katarsınız, Hergé'in yapmadığı bir estetik arayışına yönelirsiniz. Belki ironik olarak bunun imkansızlığını da vurgulayabilirsiniz, bilemiyorum. Nino bu türden bir çizgi roman değil, öyle ki ellili yıllarda çizildiğini düşünüyorsunuz. Oysa çizeri 1955 doğumlu...Hikayesi eski, kurgusu eski...Finalinin de başarılı olmadığını, gerilimin artırılamadığını, kötü adam şaşırtması hariç çabuk unutulacak bir çizgi roman olduğunu söyleyebilirim. Diğer yandan altmışlı yıllarda çıkan Zıp Zıp'ı veya yetmişlerdeki Doğan Kardeş'i seviyorsanız, Nino nostaljik bir tat bırakacaktır zihninizde. O denli eski anlayacağınız...

Etiketler:

Cuma, Haziran 12, 2009

Otisabi, Başımdan Geçti Bunlar (2004)

Yılmaz Aslantürk, Pişmiş Kelle dergisinde Atilla Atalay tarzı - aslına bakılırsa çok da başarılı bulmadığımız – mizahi yazılarla tanındı. Çizgi romana başlangıcı öykücülüğüne göre daha yakın tarihli. 1991 yılının sonunda aynı dergide yayımlanan “Esrarengiz Sarışın” öyküsü ilk önemli çalışması olarak gösterilebilir. Polisiye özellikler taşıyan öykünün bir benzeri/devamı Sinsi Nataşa (1992) olmuştu. Her iki öykü arasında yayımlanan “Vapurla Gelen” ise çizerin sonraları “Başımdan Geçti Bunlar” başlığı altında sürdüreceği dizinin neredeyse başlangıcıdır.

1992 yılında yine Pişmiş Kelle dergisinde başlayan dizi üç yıl kadar sürdü. Her hafta dört bant-tam sayfa çizdiği öyküler, derginin düşük satışlar nedeniyle yaşadığı mali sorunlar nedeniyle kesildi. 1996 yılında “Otis İstanbul’da” başlığı altında diziye tekrar başlandıysa da birkaç sayı sonra eski öykülerin tekrarına dönüştü. Aslantürk, bu tekrarları çalıştığı gazetelerin hafta sonu ilavelerinde de sürdürdü. Epsilon Yayıncılık’tan çıkan albüm, aynı adlı diziden yapılmış bir seçme. 45 öykü kullanılmış, birkaçı hariç çoğu Pişmiş Kelle’de yayımlanan çalışmalar. Kaba bir hesapla yayımlanan her üç öyküden biri albüme alınmış. Öykü seçimlerinde iki temel kıstas kullanılmış gibi görünüyor. İlki, başlangıç dönemlerinden öykü alınmaması; albümde en eski tarihli öykülerin 1993 tarihli olması göz önüne alınırsa, Aslantürk “estetik” olarak beğenmediği çalışmalarını kullanmamayı tercih etmiş. Öykü seçiminde dikkat çekici olan ikinci nokta, Pişmiş Kelle tarzı “edepsiz” sayılabilecek kimi öykülerin albüme alınmaması. Bu türden öyküleri gazetelerdeki “tekrar” yayınlarda da kullanmamıştı. Aziz Nesin, dergi ve gazetelerde çıkan öyküleriyle ilgili eleştirilerle karşılaştığında “esas olan kitaptır ve o kitabın son baskısıdır” cevabını verir, kimi çalışmalarını kitaplarına almamakla bir tercih ortaya koyduğunu, “tashih” yaptığı için son baskının geçerli olması gerektiğini vurgulardı. Bu yaklaşımı, Aslantürk’ün öykü seçiminde kullandığı kıstasları yorumlarken hatırda tuttuğumuzu belirtmek için aktardık. Öte yandan, nelerin seçilmediğini bilmek bir yazarı ya da çizeri anlamayı kolaylaştırabiliyor.

Aslantürk’ün asıl özelliği Türkiye’de pek kullanılmayan bir çizgi tarzını izliyor olması. Avrupa’da Hergé’in etkileriyle oluşan ligne-clair çizgi tarzını ülkemizde sürdüren birkaç çağdaş çizerden biri. Özellikle Daniel Torres’in çizgilerini izlediği anlaşılan Aslantürk’ün yaptığı şu: çizdiği her şeyin neredeyse hatları dışında herhangi bir ayrıntısına girmiyor. Fırça ve tarama ucuyla herhangi bir vurgu yapmıyor. Işık ve gölge gibi etkileri “tram”la sağlıyor. Oldukça az çizgiyle anlatılmış izlenimi verilen karelere sahip. Mekanik ve mesafeli bir atmosfer yaratıyor; naif çizgi kaymaları, çizerin varlığını hissettiren yakınlık yok. Elbette ki başlıbaşına bir avantaj ya da dezavantaj değil bu. Örneğin az çizgiyle anlatmak kadar önemli olan arka plandaki ayrıntıcılık. Çizerin varlığını hissettiren en önemli vurgu fotoğraf ayrıntısındaki incelikler. Aslantürk’ün çizimlerinde bu denli ayrıntıcı olmadığı veya her zaman bunu denemediğini söyleyebiliriz. Örneğin öykülerin çok geçtiği ev içi karelerinde tramı bir fırça gibi kullanarak, dekoratif unsurları “atlıyor”. Öyküleri ise kentsoylu bir yaşamı anlatıyor. Çizgisindeki özellikli mesafelilik öykülerinde de var. Alt sınıflar farklı konuşma biçimleriyle anlatılıyor ama sahici durmuyorlar. Aslantürk, reklam ajanslarını, gazeteleri, ofisleri, barları anlatırken gösterdiği kıvraklığı onları resmederken denemiyor. Tiplemesinin onlara karşı duyduğu korku dolu mesafe çeşitlendirilmiyor. Özellikle takınıldığı düşünülebilecek bu tavır, diziyi psikolojik derinlikten yoksun kılıyor, bütünüyle “eyleme” odaklanmış öykülere dönüştürüyor.

Mizah dergilerinde uzun zamandır ben-merkezli öyküler anlatılıyor; bir çok çizer bir tür iç dökmeyle başından geçen olayları çiziyor, küçük ya da büyük itiraflarda bulunuyor. Mahrem olanın teşhiri, nahif, samimi ve sıcak açıklamalar, erkeklik krizi, cinsel sapmalarla ilgili değinmeler her mizah dergisinde görülebiliyor. İzlemeye yönelik bir ilginin kullanıldığı düşünülebilir ama ilk söylenmesi gereken, tarzın bir modaya dönüştüğüdür. Kendi payıma, Aslantürk’ün “Başımdan Geçti Bunlar” dizisinin, bu modanın en soğuk tarafından çıktığını düşünüyorum. İlginç olan, aynı öykülerin modanın öncüsü sayılabilecek Pişmiş Kelle dergisinde hayat bulması, biçimlenmiş olması.

Etiketler:

Çarşamba, Haziran 10, 2009

Dünya'da ve Türkiye'de Çizgi Roman

Dünyadaki Asya çizgi romanlarına yönelik ilgiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çizgi roman satışları hemen her ülkede düşüyor. Endüstrisi olan, üretimin yoğun olarak sürdüğü ülkelerin çizgi romanları doğal olarak her yerde yerli üretime ikame ediliyorlar. Japonya’daki çizgi roman satısı ve üretimi son yirmi beş yılda tüm dünyayla kıyaslandığında oldukça yüksekti. Amerikan pazarına girdikten sonra global olarak tüm dünyada tanınır ve bilinir oldular. Yaygınlaşmalarının en büyük nedeni İngilizce…

Mangaların uluslararası başarısı ülkenizde de sürüyor mu?
Türkiye’de mangalara yönelik bir ilgi olmakla birlikte birkaç istisna dışında yayınlanmıyorlar. Türe yönelik ilgi daha çok İngilizce üzerinden gelişti. Amerika’da yayınlanmış veya anime olarak sevilmiş örnekler iyi biliniyor. Yayınevlerinin manga yayınlamak yönünde girişimleri olmakla birlikte satış rakamlarının düşüklüğü nedeniyle olmalı cevap alabilmiş değiller.

Ülkenizdeki çizgi dergilerinin genel satış durumu nasıl?
Türkiye’de haftalık ve aylık çizgi dergilerinin ortalama satısı 200-250 bin arasında değişiyor. Albüm satışları ise aylık 10-15 bin arasında. Yirmi yıl önce bu rakam dergilerde 1 milyon civarındaydı.

Türkiye’de nasıl bir üretim var ve neler okunuyor?
Türkiye’de komik çizgili, mizahi çizgi romanlar daha popülerdir. Yetmişli yılların başında çıkmaya başlayan Gırgır mizah dergisi, büyük ilgi görmüş, yarım milyona yakin satış rakamıyla benzer nitelikli dergilerin çıkmasına neden olmuştur. Gırgır’dan yetişen yüzlerce üretici yakin dönemin önemli dergilerini çıkartmışlar, karikatürize-komik çizgili bir üslubun yaygınlaşmasını sağlamışlardır. Foto-realistik çizgilerle anlatılan serüven çizgi romanları bu çerçevede giderek marjinalleşmiştir. Bu yöndeki bir okur talebini İtalyan-Bonelli çizgi romanları karşılamaktadır. Türkiye’de yakin dönemin popüler çizgi romanları mizah dergilerinden çıkan üreticilerdir.

Çizgi roman satan ikinci el dükkânlar her yerde artıyor ve markette giderek ağırlıklı bir yere sahip oluyorlar…
Çizgi roman okurları sayıca azalırken, yas ortalamaları yükseldi. Onların beklentilerine uygun olarak koleksiyoncu dükkânları açılmaya başladı. Bugün az satan ya da satmayacak olan pek çok eski yayın bu tur dükkânlarda satılabiliyor. Türkiye’de özellikle albüm satışlarında ağırlıklı bir yere sahip oldukları, geçmişle kıyaslandığında önemli bir farklılık olarak gösterilebilir.

Bir Avrupa çizgi romanının Amerika ya da Japonya’da başarı kazanması mümkün mü?
Bir Avrupa çizgi romanın Japonya ya da Amerika’da yayınlanması mümkün... Ama yüksek satışlar, popülerlik çok mümkün değil. İtibarlı ödüller alabilir veya entelektüel bir ilgiyle karsılaşabilir ama marketin genel ortalaması içinde marjinal kalmalarını engellemez. Persepolis’in uluslararası basarisini radikal İslam’a yönelik ilgiye, elbette 11 Eylül paranoyalarına ve animasyon uyarlamasına bağlamak çok da haksizlik olmaz sanıyorum

Ülkenizde çizgi romanları destekleyen ekonomik ya da kültürel kurumlar var mi?
Türkiye’de çizgi roman marketini destekleyen herhangi bir resmi ya da sivil bir kuruluş yok. Satışların düşmesiyle başındaki büyük sermaye grupları daha düşük maliyetli alanlara yönelerek çizgi roman ve mizah dergilerini desteklemez oldular. Doksanlı yılların başından itibaren çizgi dergileri kendi ekonomik imkânlarıyla çıkan bağımsız yayınlardır. Bir başka ifadeyle dergiler üreticileri olan yazar ve çizerler tarafından yayınlanmaktadır.

Grafik romanlara yönelik nasıl bir ilgi var?
Türkiye’de grafik roman, edebiyata yakınlaşan, entelektüel kaygıları olan çizgi romanlar için kullanılıyor. Buna karşı çıkanlar var: çizgi romanın bir alt kültür olduğu, onun ucuz, kolay anlaşılıp tüketilen özgün biçimine yönelik her turlu estetik ve entelektüel müdahalenin türe zarar verdiği iddia ediliyor. Grafik romanın çizgi romanı marjinalleştirdiği söyleniyor.

Dünyada çizgi roman marketinin geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Uzakdoğu çizgi romanın global ölçekli yükselişinin süreceği görülüyor. Yerli üretimleri etkileyeceği, glokallesme örneği olarak gösterilebilecek çizgi romanlar üretileceği tahmin edilebilir.

Sorular: Dr. Andreas Dierks [Frankfurt Kitap Fuarinda, Dünya çizgi romanı ile ilgili bir panel kapsamında yapılan röportajdan]

Etiketler:

Salı, Haziran 09, 2009

Forsa Halil ve Çizgi Roman Uyarlamaları


Aralıklarla bana şu sorulur: Edebiyattan yapılan çizgi roman uyarlamaları başarılı mıdır veya bu uyarlamalar ilgi görmekte midir? Büyük oranda başarısız bulduğumu, çizgi roman dünyasında bu türden uyarlamaların esamisi okunmadığını söylerim. Elbette şunu eklemek gerekiyor. Bütünüyle aksiyona-eyleme dayalı romanlar vardır, muktedir kahramanın yapıp eylediklerini okuruz. Durup düşünmeye vakitleri yoktur, dünya tehlike altındadır vs…Bu tür ucuz romanlar kolaylıkla çizgi romana uyarlanabilir. Tarz ve anlatım biçimi olarak aynı mecradan beslenmektedirler. Örneğin James Bond uyarlamaları gerçekten başarılıdır. Oysa İnce Memed uyarlanırsa o bir serüven romanına indirgenmiş olur. Bir eşkıya hikâyesi anlatmak için İnce Memed’e başvurulması abestir, ticari olarak düşünüldüğü için İnce Memed’e zarar bile verir. Lafı sık rastladığım bir başka örneğe getireceğim. Reşat Ekrem Koçu’nun meseleleri ilgi çekici bir yerinden tutup “kanırtan” üslubu, zihniyetten çok eyleme yoğunlaşması, kıyafete, usule, otantizme yüklenmesi nedeniyle popüler bir tarihçidir. Okunan, ilgi gören, takip edilen bir tarihçi olması büyük ölçüde gazeteci mantığını taşımasından da kaynaklanır. Bilirsiniz çizgi roman da gazetecilik sanatıdır. Aralıklarla karşılaştığım tarih meraklıları bana Koçu’nun kitaplarının çizgi romana epeyce malzeme çıkartacağını söylerler, konuşuruz. Kuşkusuz, ilginç hikâyeler anlatır Koçu; üstelik hiç de dokunulmamış bir mecra değildir. Selahattin Duman, Burakbey dizisinde faydalanmıştır yazdıklarından. Koçu, yazdıklarında kendisini çok öne çıkartan, bu Tanrı anlatıcılığı nedeniyle de gerilimi düşüren, entrikaya ve doğrusu cinselliğe obsessif ölçüde takılan bir yazar. Anlattıklarından özet olarak faydalanmak ve başka türden bir senaryo çıkartmak gerekiyor. Geçtiğimiz günlerde Forsa Halil adlı romanını/anlatısını okudum. 16.yüzyılda geçen bir suç şebekesini anlatıyor. Tipik bir suç hikâyesi demek gerekiyor, ne zaman yazıldığı belirsiz olsa da kırklı yıllarda yazıldığını tahmin ediyorum. Seriyal filmlerini, gangster hikâyelerini andıran bir yapısı var. Koçu, meseleyi tarihi İstanbul dekorunda anlatınca ilginçleşiyor elbet. Belgesel havasında betimlemeler var, Koçu varlığını sürekli hissettiriyor. Romandan çok Koçu’nun ne anlatacağını-nasıl söyşleyceğini merak ediyoruz. Örneğin bu kitaptan iyi bir uyarlama çıkarılabilir, çünkü edebiyat değil yapılan. Koçu olduğu için de Koçu’yu ayıklayarak hikâyeyi kurmak gerekiyor elbet.

Etiketler:

Pazartesi, Haziran 08, 2009

Küçük Prens

Küçük Prens, çok sayıda dile çevrilmiş bir best-seller. Masalsılığı nedeniyle çocuk kitabı sayılan çalışma yazarı Antoine De Saint Exupéry'nin en önemli kitabı olarak gösterilebilir. Kişisel gelişim yazınının veya post-modern ruhani arayışlarınyükselişiyle birlikte Küçük Prens'e özel bir ilgi oluştuğu iddia edilebilir. Bu naif ve iyi niyetli anlatı, içeriğinin dışında söz konusu özel dönem, moda ve eğilimlerin desteğini de almıştır. Saint Exupéry'nin ilginç hayatı, pilotluğu ve uçma tutkusu, oryantal ya da üçüncü dünyacı ilgileri bu etkiyi artırmıştır mutlaka. Hatta yazarın muammalı kayboluşu, son uçuşu, ölümünden sonr agün yüzüne çıkan not ve eskizleri yine kitaba yaramıştır. Fransa'da özellikle gençler arasında yapılan edebi en iyiler sıralamasında Küçük Prens ilk on kitap arasında istisnasız gösterilmektedir. Fransa'nın bir çizgi roman cumhuriyeti olduğu düşünülürse, Küçük Prens'in uyarlamasının yapılması kuşkusuz sürpriz değildir. Geçtiğimiz günlerde Turkuvaz Kitap, Küçük Prens uyarlaması bir çizgi roman albümü yayınladı. Kişisel olarak edebiyattan yapılan çizgi roman uyarlamalarını başarılı bulmuyorum. Hemen tüm dünyada ticari olarak başarısız olmaları da tesadüf değil. Öte yandan kapitalizmin işleyişi ve global ölçekli sermaye akışını hesap ederek popüler anlatıların biteviye pazarlanmalarını katılmasak bile, anlıyoruz. Küçük Prens, herşeyden önce ticari bir tercihle üretilmiş. Joann Sfar'ın yaptığı çalışma küçük-büyük sadakat sorunları taşımıyor değil ama genel itibarıyla ilgi çekici bir yorum olmuş. Çizgi olarak özellikli bir naiflik taşıyor, Saint Exupéry'nin eskizlerini andıran bir estetiğin sürdürüldüğü anlaşılıyor. Naif çizginin, endüstriyel berraklığın alternatifi olarak estetize edilmesi Küçük Prens mitiyle de uyumlu olmuş. Sfar'ın çizgileri bana Doğan Güneş'i de çağrıştırdı, söylemeden edemeyeceğim.

Etiketler:

Cumartesi, Haziran 06, 2009

Saint-Exupéry


Marsık Çizgi Roman Dizisinden çıkmış Saint-Exupéry. Diziden başka çizgi romanlar çıkmış mı, en azından bu türden biyografik nitelikli farklı çalışmalar yayınlanmış mı belirsiz. Durant-Laverdure imzasını taşıyan albüm Şubat 20072de çıkmış. İlk sayfada çevirmenin Eray Canberk, bir sonraki sayfada Marsık Çeviri Grubu olduğu belirtilmiş, bu mesele karışık, geçelim. Ortası telli, bristol kapaklı, içi kuşe kağıda renkli olarak basılan çalışma, kitaptan çok dergi ya da gazete ilavesi havasında. Marsık Kitap, bildiğim kadarıyla Yalvaç Ural etkisi-yakınlığı altında. Çizgi romana gösterdikleri ilgi, bu etki ve yakınlıktan kaynaklanıyor. Yalvaç Ural'ın çizgi roman tercihleri bana hep alelacele yapılmış gibi gelir. Üstelik yapılan kitaplara öyle yazılar, betimlemeler ekleniyor ki şaşırmamak elde değil. Örneğin bu albüme Biggles Anlatıyor adlı dizinin en önemli kitaplarından biri olduğunu yazmışlar. Herhangi bir başka bilgi yok. Kim bu itibarlı Biggles, ne anlatmış, bütün anlattıkları içinde bu kitap neden en önemlilerden biri olmuş, tahayyül etmek okura kalıyor. Şaka gibi deyip bunu da geçelim, albümün önemi ünlü yazar Saint-Exupéry’nin (kitapta Sentekzüperi okunur diye yazılmış, birleşik yazılması hoşuma gitti) biyografisi olması. Bilindiği gibi Saint-Exupéry, tüm dünyada okunup sevilen yirminci yüzyıl klasiklerinden biri olan Küçük Prens romanının yazarı. Romancılığı, pilotluğu, esrarengiz ölümü ve eskizleri konuşulan bir isim olduğu ayrıca muhakkak. Biyografik çizgi romanıysa edebi maharet, kareler arası devamlılık ve kurgusu bakımından vasatın altında. Okunmayacak kadar kötü diyemem ama yazar Saint-Exupéry yok albümde. Olaya odaklanan, görünenden fazlasını yorumlamayan bir çalışma. Sayfa tasarımı tek tek güzel olabiliyor, bütünlüklü bakıldığında rutinleşen bir tarzı var. Renk kullanımı yumuşak, gözü yormayan bir ecolin dinginliğinde. Fransa-Belçika çocuk dergilerinde tefrika edilen yarı avantür ve yarı gerçek faideli biyografik çizgi romanlardan biri. Türkiye’deki Küçük Prens severlerin dahi bu albüme ilgi göstereceklerini sanmıyorum

Etiketler:

Cuma, Haziran 05, 2009

Aşağı Mahalle

Aşağı Mahalle, kapanan Küstah dergisinde yayınlanmıştı. O tarihlerde İlban Ertem’in çizgi romana yeniden döndüğü hikâye diyorduk, uzun zaman geçti. Ertem eski işlerini kullandığı RR sayılmazsa hiç bir yeni iş yayınlamadı. Şimdilerde İhsan Oktay Anar'ın Puslu Kıtalar Atlası romanını uyarladığı söyleniyor, umarız bitirir. Aşağı Mahalle, adından anlaşılabileceği gibi bir suç hikâyesi, alt sınıftan suçla iç içe yaşayan insanların arasında geçiyor. Hikâye ilerledikçe anlatılanların yirmi yıl kadar önce yaşandığını anlıyoruz. Anlatıcı başta Ertem (hatta bir ara Selo) iken sonra Ayrık Diş Hasan adlı (delikanlılık ve racona ilişkin hassasiyetleri olan güçlü-kuvvetli) bir gençten dinliyoruz yaşananları. Onun hapiste olduğunu, hikâyeyi bir başkasına anlattığını ise sonradan görüyoruz. Aslında daha başlangıçta Ayrık Hasan’ın düşünce balonunu içeren bir ara kare ile bunu göstermiş Ertem ama çok da anlaşılmamış. Ayrık Hasan, karısı tarafından tuzağa düşürülen Selo adlı bir arkadaşının intikamını almaya çalışıyor, hikâyedeki sürekliliği bu fikri takip sağlıyor. Ertem, racona ilişkin kuvvetli diyaloglar yazmış ama balon yazıları kötü yazıldığı için ses aralığı anlaşılmayabiliyor ve kimi zaman açıkça kötü bir gramerle karşılaşıyoruz. Ayrık Hasan anlatıcılığa geçtikten sonra “kahraman” gibi duruyor ve kurgu akıcılaşıyor. Muhtemelen haftalık tempoda çizmekten dolayı çelişkili olan Hasan tiplemesi de (en azından görününce tanınır hale geliyor) oturuyor. Aşağı Mahalle 26 sayfada bitti ama yeni hikâyelerin anlatılacağı izlenimi nedeniyle çok da bitti gibi durmadı. Hikâyede son olarak ilginç bir ayrıntıdan söz edilebilir. Selo, eroin satıcılığından dolayı götürülürken karakola içi doldurulmuş bir kartal heykeli ile gidiyor. Sorgusunda onu kucağında tutuyor vs... Bu gerçekdışı (ama çarpıcı) görüntünün- kartal heykelinin varlık nedeni anlatılmadı…İlginçti...

Etiketler:

Salı, Haziran 02, 2009

Tutkuyla Anlatan Gönülay’ı Hatırlamak İçin

Suat Gönülay, son yirmi yılın belki de en çok beğenilerek konuşulan yerli çizgi romancısı. Buna rağmen tek bir albümünün olması memleket çizgi romanının içinde bulunduğu kısırlığı işaret ediyor. Hayatım Roman-Baltalar Elimizde, Gönülay’ın hikâyelerinden oluşan bir albüm (1991). Toplamda 10 hikâyeye yer verilmiş, Limon dergisinde daha önce yayınlanan hikâyelerden bir seçme yapılmış. Gönülay albümdeki hikâyelerin önemlice bir kısmını farklı zamanlarda çeşitli dergilerde birkaç kez yayınladı. Özellikle çizgi roman üretiminden uzaklaştığı doksanlı yılların ikinci yarısında yapıldı bu tekrarlar. İyimser bir yorumla hikâyelerin niteliğinin yayınların tekrarlanmasına yönelik bir talep yarattığını düşünerek öte tarafına karışmayalım. Özellikle Baltalar Elimizde hikâyesi içeriğindeki rahatsız edici şiddetle iç içe gelişen olabilirliği nedeniyle çizgi romanımızda bir ilkti. Hep hatırlanan bir çalışma oldu. Hayatım Roman hikâyesindeki (albümde yer almayan Herkesin Nermin hikâyesinde de görülen) bir yan tipleme sonraları Vakur Barut adlı bir kahramana dönüştü, hikâyeyi özellikli kılan unsurlardan biri de bu. Çizgi roman dünyasına yapılan göndermeler yenilikçi olmasa da albüm için yapılan seçimde etkili olmuş anlaşıldığı kadarıyla. Albümün en etkili hikâyeleri ise bize göre Pişmanlıklar Sokağı ve Pişmanlıklar Lokantası. Muğlâk mesajı, absürd duruşu her iki kısa hikâyeyi de şaşırtıcı kılıyor. Gönülay’ın üretken ve anlatmak konusunda arzulu olduğu bir dönemden kaldığı (ve başka bir Gönülay albümü olmadığı) için Hayatım Roman-Baltalar Elimizde aranması gereken kitaplardan.

Etiketler:

Çarşamba, Mayıs 27, 2009

Bağdat’ın Aslanları


Bağdat’ın Aslanları, Brian K.Vaughan ismiyle hatırlanan bir grafik roman. Oldukça parlak bir fikre dayanıyor. Bağdat’ın bombalanması sırasında Hayvanat Bahçesinden dört aslan kaçmış ve Amerikalı askerler tarafından öldürülmüşler. Gerçek olup olmadığını belli olmayan bu haber, romana ilham vermiş. Vaughan, hayvanat bahçesinin ağır savaş koşulları yüzünden terk edildiğini, bu kaotik ortamın bütün canlıları derinden etkilediğini gerçekten güzel betimlemiş. Aslanlar neler olduğunu anlayamıyorlar, başka meseleleri var. Vahşiliklerini yitirmişler, yiyecekleri azalmış, özgürlükten konuşuyorlar. İlginç bir “ufuk” metaforu kullanılmış örneğin. Geçmiş yaşantılarından, hatırladıklarından, kimilerinin hiç görmediği ya da unuttuğu ufuktan söz ediyorlar. Bakıcılar, onların canlılarla ilişkisi, iyilik ve kötülük, ölüm ve öldürme ve dönüp dolaşıp özgürlük konuşuluyor. İki dişi aslanın birbirleriyle olan gerilimli dostlukları, yaşlı erkek aslanın endişeli yorgunluğu, yavru aslanın meraklı ataklığı karakter özellikleri olarak yolculuklarına eşlik ediyor. Ufuk metaforuyla bir arada düşünüldüğünde hikayenin asıl sorununun özgürlük olduğu söylenebilir. Yaşlı kaplumbağanın insanlara akıl sır erdiremediğini boşuna dinlemiyoruz, doğa ile tankların karşılaşması, Saddam’ın Sarayına uğranılması veya aslanları öldüren askerlerin sözleri hep bu bağlamı pekiştiriyor. Ben yine de aslanlar arasında yaşanan iki ayrı cinsel şiddet yüklü sahneyi beğendim. Biri Safa’nın başına gelenleri hatırladığı sahne, diğeri Noor ile Zill arasında ormanda geçen kodçözücü diyaloglar… Her ikisi de dokunaklı ve işlevseldi….Zill ile Safa’nın finalde yapacakları gösterileri de besleyecek nitelikteler üstelik. Albümün çizeri Henrichon, fotoğraf ayrıntısında sahneler kurmuş, renk seçimleri içerikteki şiddeti yumuşatır türden. Albümü İzmirli Baykuş Kitap yayınlamış, iyi basılmış, titizlenilmiş. Ses ve vurgu farklılıklarını vurgulamak için kaligrafiye özenilmiş. Güzel bir albüm Bağdat’ın Aslanları. Düz bir metin değil, tartışılabilir olduğu için anlatı ve biçim olarak yeni bir metin…

Etiketler: