Pazartesi, Şubat 08, 2010

Marx Göğe Yükselirken

(…) Yine de en azından finalde, sürekliliği olan, tansiyonu yüksek bir bölüm sahnelenmiş. İlk kitaptan tanıdığımız, suya daldırıldıkça ağırlığı artan paçavra gibi, yaşadıkça çaresizliği artan fabrika işçisi Karl, trajik bir cinayete tanık oluyor. Kıyametvari bir mali kriz esnasında, borçları yüzünden batmak üzere olan bir atölye sahibi, kasasındaki paralarla kaçmaya çalışan Banka sahibini bir sokak arasında öldürüyor. Karl, ölenle öldüreni umursamadan, katilden bankaya yatırdığı kadar parayı kendisine vermesini istiyor. Katil de bir sus payı gibi o paranın iki mislini kendisine uzatıyor. Böylelikle erdemli işçimiz, cinayeti görmezden gelerek ve parayı alıp kaçarak en önce dürüstlüğünü kaybediyor. Bu türden çelişkilerin resmedilmesi anlatıyı güçlü kılan nişler. Şaşmaz-sapmaz bir işçi klişesi olmaması gerçekçi. Diğer yandan Marx ve Engels’i göğe yükselen melekler gibi göstermek, endüstri öncesi üretimi ve ailevi dayanışmayı çözüm/kurtuluş yolu saymak gibi oldukça naif, saflığı sırıtan ve kolay zedelenebilecek bir son söz taşıyor kitap. Para kokan, müstehzi ve mağrur Daniel ile kendi kendine yeten, durgun bir yüzle dervişane konuşan Çiftçi/Peynirci Baba dışında herkesin mağlup olduğu bir hayat resmediliyor. Üstelik Marx, bize, kolektif değil açıkça bireyci bir mesaj vererek, kuşkuculuğu ve dirayeti elden bırakmamızı öneriyor. Kuşkuculuğa ve izaha diyeceğim yok ama uyarlama adına itirazlarım var (…)

Yazının tamamı için
link

Etiketler: ,

Pazar, Şubat 07, 2010

Lale Bahçelerinden Fransız Sokaklarına

(…)Kemal Siyahhan’ın Leman Yayınlarından çıkan Lale Bahçelerinden Fransız Sokaklarına- Bir Bilinçaltı Turu adlı albümü farklı çizgi romanlardan. Çizgi ve anlayış olarak farklı iki sanatçının Can Barslan ve Ender Özkahraman’ın arka kapakta yer alan yazıları da bu farklılığı işaret ediyor. Barslan, Siyahhan’ın 3,5 yıl delice uğraştığı çalışmaya duyduğu saygıyı vurgulayarak okuyucuyu çağırıyor “İster sinema salonunda film izler gibi, ister resim sergisinde tablolara bakar gibi değişik tadlar alarak okuyacaksınız bu kitabı”. Özkahraman ise kitabı yayına hazırlamış, Siyahhan’ın daha önce çıkan bir çalışmasını ve yine bu kitabı tanıtıcı yazılar da yazdı. Üç ismin zamanında çıkmış Deli dergisinde bir arada çalıştıkları, ortak bir geçmişleri olduğu da yazılıyor. Özkahraman, “kendine mesele olarak seçtiği konu yüzünden dahi tebrik etmek” gerektiğini söylüyor. Barslan çalışma için “sanat eseri” tanımını da yapmış. Takdir ifadelerinin tamamını ortak geçmişten kaynaklanan yaşanmış anıların hatırına sayarak anlamlandırmak haksızlık olur, nasıl akılda tutmamız gerekiyorsa.

Siyahhan’ın çalışmasının en önemli özelliği anlattığı hikâye ile ilgili. Başta Orhan Pamuk’un Beyaz Kale’si olmak üzere Doğu-Batı sorununu işleyen tarihi romanları epeyce hatırlatıyor anlattıkları. Ama yerli çizgi romanda bu konulara değinen olmadığı muhakkak... Oldukça yavaş bir kurgusu var, özellikli bir yavaşlık elbette. Hikâyenin seyrini –gerçeklik vehmini- bozan ara bölümleri var, alt başlıkta geçen “bir bilinçaltı turu” bu bölümlerde anlam kazanıyor. Hikâyenin son bölümlerinde Doğu’yu, Batı’yı, yazarı ve bugünü temsil eden tiplemeler öne çıkıyor; başlangıçtaki tarihi gezi tekrar anlatılmamak üzere bitiyor. Siyahhan’ın çizgisini bilmeyenler üslup olarak hikâyeyi tamamlayacak bir tercihte bulunduğunu düşünebilirler. Batı resminin perspektif derinliği ve anatomik ayrıntıcılığından çok kimi zaman minyatürlerdeki perspektifsizliği andıran naif bir çizgisi var Siyahhan’ın. Dikey perspektiflerinde canlı ve parlak ışıklar da kullanarak renk zenginliği de yaratmış. Ancak Siyahhan’ın desenle ilgili sorunları var, hikâyeyi anlatamadığı-kurgu açısından devamlılık gösteremediği karelerle sıkça karşılaşıyoruz. Lale Bahçelerinden Fransız Sokaklarına albümünün iddiası çizgiden çok hikâyeden çıkıyor demekten yanayım, gerçi orada da sorunları yok değil. Her şeyden önce çok sayıda dilbilgisi hatası mevcut, anlam bozukluklarının yanı sıra de/da ayrımının yapılmadığı cümlelerle karşılaşılıyor. Bu tür özensizliklerle yüzleşince “sanat eseri” iddiaları içeren farklılık söylemi de havada kalabiliyor. Çünkü Türkiye’de çizgi roman yakın tarihlerde makûs talihini belli ölçülerde aşabilmişse de okur-yazar olmayan yayıncıların elinde bozuk bir Türkçeyle tüketilmiştir. Yazıya başlarken zikrettiğimiz “çizgi romanın edebi bir değeri var mıdır?” sorusunun bırakın cevabını soru(n) sayılması abes sayılmıştır bu sebeple. Albüm, bu çerçevede çok da farklı değil, kuşe kâğıt, kalın kapak, renkli baskı dili aksaklıklarından kurtaramıyor.

Yine de Siyahhan’ın örnek olması gereken saygıdeğer bir çabası var. Türkiye’de çizerler para almadan çizmeye pek yanaşmazlar. Herhangi bir dergide/gazetede daha önce yayınlanmamış (telifi alınmamış) bir çizgi romanın albüm olarak yayınlanması o kadar nadirdir ki istisnalar bir çırpıda sayılabilir. Bir başka deyişle şairlerin, romancıların ve hikâyecilerin yıllardır yaptıklarını çizerler-çizgi romancılar neredeyse hiç yapmamışlardır. Siyahhan yazıldığı gibiyse eğer en az üç buçuk yıl uğraşarak madden karşılığını alamayacağı bir albüm yapmış. Dilerim başkalarına örnek olur…[Yeni Serüven 2’de yer alan aynı başlıklı Levent Cantek yazısından alıntı]

Etiketler:

Cumartesi, Şubat 06, 2010

Zweig Kitabı

Yukarıdaki kare, Doğan Kardeş dergisinde Tetikçi adıyla yayınlanan Le Tueur’un Long Feu albümünden. Orijinal adı Der Kampf mit dem Dämon. Hölderlin – Kleist – Nietzsche olan genellikle Nietzshe adıyla sunulan Zweig kitabının Fransızca baskısı görülüyor. Bizde Gürsel Aytaç çevirisiyle ve Kendileriyle Savaşanlar adıyla İş Bankası Yayınlarından çıktı. Çizgi romanın kahramanı olan kiralık katilin sıkıntı dolu hezeyanlarını izlerken ve tam da intiharın eşiğine geldiği anda görüyoruz kitabı. Başarılı bir gönderme, biliyorsunuz Zweig da intihar eder. Düzelteyim, Zweig’in kitabında anlatılan isimlerden Hölderlin intiharın eşiğinde sayılarak gözetim altında geçirir, hayatının son günlerini. Kleist intihar eder, Nietzsche ise zihinsel yeteneklerini yitirerek ölecektir. Metinlerindeki tutarsızlıkların Sifilis hastalığından kaynaklandığı iddia edilir.

Etiketler:

Cuma, Şubat 05, 2010

Pekar

Pekar bir çizer değildir. Bir hastanede memur olan Pekar 1970’li yıllarda otobiyografik çizgi roman senaryoları yazmaya başlar. Pekar’ın yazdıklarını ileride Amerika’nın en ünlü çizerlerinden biri olacak olan Robert Crumb çizgi roman haline getirir. Pekar, Crumb dışında Frank Stack ve Joe Sacco gibi diğer tanınmış çizerlerle de çalışır. Sanatçının öykülerini içeren “American Splendor” [Amerikan Debdebesi] isimli dergi, 1976 yılından bu yana yıllık olarak yayımlanmaktadır. Önceleri Harvey’nin kendi olanaklarıyla yayımladığı dergi, zaman içinde büyük ilgi görür ve 1990’li yıllardan itibaren ünlü Amerikan çizgi roman yayınevi Dark Horse tarafından yayımlanmaya başlar. Pekar, Shari Springer Berman ve Robert Pulcini’nin American Splendor’dan yola çıkarak 2003 yılında çektikleri ve eleştirmenler tarafından oldukça beğenilen aynı adlı sinema filmi sayesinde daha geniş kitleler tarafından tanınır. American Splendor dizisi yanında Pekar’ın, kendisi gibi çizgi roman senaristi olan karısı Joyce Brabner ile birlikte kaleme aldığı ve Frank Stack tarafından çizilen “Our Cancer Year”, [Kanser Yılımız”] Pekar’ın lenf kanseriyle olan savaşını konu alır. Bu çalışma otobiyografik çizgi romanın klasik örnekleri arasında sayılır [Levent Gönenç’in “Kendini Çizen Çizerler ve Otobiyografik Çizgi Romanlar” başlıklı yazısından, Serüven 3]

Perşembe, Şubat 04, 2010

Direct Market Distribution


Direct Market Distribution: Pazara Doğrudan Dağıtım. Toptancıların, iade edilebilir şekilde çizgi roman almak yerine, dergileri doğrudan yayıncıdan satın alıp, doğrudan perakendeciye satışı. Doğrudan çizgi roman alışı hem dağıtımcıya hem perakendeciye fiyat avantajı sağlar. Dahası yayıncıları satılmayan dergilerin iadesini aylarca bekleme zahmetinden kurtardığı gibi, satış durumunu yayıncıların anında öğrenmelerini sağlar. Doğrudan dağıtım 1970’lerin ortalarında başladı, 1980’lerin ortasında hız kazandı, hâlâ da Amerika’da çizgi romanların en yaygın dağıtım yöntemi.

Etiketler:

Çarşamba, Şubat 03, 2010

Çizgi Roman Türler Arasında Gezinmeli

(...) Evet, çizgi romandaki Kahire, İstanbul’a benziyor. Kahire’ye hiç gitmedim ama hiç bir şehir görüntüsünü kafadan çizmedim. Hemen tüm şehir kareleri için referans fotoğrafları kullandım. Kahire görüntülerinin klişe görüntüler olması çok doğal çünkü Kahire her yeri -neredeyse- aynı olan bir şehir. Bu klişe yaklaşım daha çok İstanbul’da gecen yabancı filmlerde rahatsız edici oluyor çünkü yabancı sinemacılar İstanbul’u otantik göstermek istiyorlar. Avrupai taraflarını kullanmıyorlar. Kahire’de ise Avrupai bir görüntü oluşturmaya çalışmak ya da o klişenin dışına çıkmak şehri yanlış betimlemek olurdu.
[
M.K.Perker, Cairo çizgi romanını anlatıyor, seruven.org röportajı...]
link

Etiketler:

Salı, Şubat 02, 2010

Küçük Prens

Buscamares'in The Earth çalışmasını okurken rastaldım. Küçük Prens bir eğretileme olarak hikayede hayli yer tutuyor. Kitaba ve Küçük Prens imgesine göndermeler yapılıyor. Yakın gelecekte, herşeyin kaybolduğu bir dünyada geçmişi ve arkaik bir estet'i hatırlatan bir şey kitap...

Etiketler:

Pazartesi, Şubat 01, 2010

the resurrection


Video için link

Pazar, Ocak 31, 2010

Birgün karşılaşırsak...


Milazzo ile çalışmak büyük bir ayrıcalıktı, çünkü kendisi büyük bir çizer. Bir konuda çok şanslıyım: Otuz yıllık kariyerim boyunca İtalya’dan ve farklı uluslardan en iyi çizerlerle çalışma fırsatı buldum. Şimdilerde Milazzo’nun ve benim yolumuz ayrıldı. Geleceğe gelince, bu seçeneği dışlamak istemem, eğer ilginç bir fırsatla karşılaşırsak, eski maceralarımın yoldaşı ile yeniden karşılaşmak isterim [Berardi, Milazzo’dan söz ediyor]

Etiketler:

Amerikan sahnesinde 2010lar. . .